• RSSRSS
  • TwitterTwitter
  • FacebookFacebook
  • Aslında
  • Arşiv Taratan
  • Reklam
  • Gizlilik
Bir Zamanlar Türkiye
  • Anasayfa
  • Kemiyet
    • Nedir?
    • Ne Değildir?
  • Kolektif
  • Misafir Yazarlık!
  • Arşiv
  • İletişim

yakın tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster



1962 senesine ait bu resim
Mintax markalı ürünlerin
atasıdır.
Mintax, 1960'lı yıllardan itibaren ev kadınlarının hayatına girmiş bir deterjan markasıdır. Tabii piyasaya sürülen her ürün gibi o da pazarda yer kapma yarışı içinde reklamlara tutunacak ve daha çok kişiye kendini bildirmeye çalışacaktı. Nitekim ilk reklamları, dönemin mecmualarının muhtelif yerlerinde yayımlanmaya başlandı.

Ardından giderek yaygınlaşmaya başlayan bu temizlik maddesi, pazar rekabeti içinde şehir hayatında reklamın önemini göstermektedir. Yaşamı kolaylaştıran, yükünüzü azaltan, ekonomik kazanç sağlayan vb. gibi anahtar kelimeler ile satışlarını arttırıp ismini akıllara kazımak isteyen marka, bunu ilerleyen dönemlerde bir şekilde başarmıştır.

Markanın İlk Reklamı:

Yandaki görselde görüldüğü üzere "Mintax" adlı ürünün ilk reklamı 1960 senesinin ilk yıllarında yayında olan, ün etmiş dergilerin birinin içinde yer almaktadır. Bu tür fabrika çıkışlı, tuhaf sunumlu, farklı ürünlere yeni alışmakta olan Türkiye, gelecek yıllarda hayata girecek yayın organlarının reklam faaliyetlerine daha da alışır hale gelecekti. Mintax şişede çamaşır suyu ve Mintax krem deterjan ile çıkılan bu yolda bakın neler olmuş.

1975 yılındaki dergilerden birinin
tam sayfa Mintax reklamı.
Markanın Reklam Faaliyetleri ve Mintax Adının Genellenmesi:

Zamanın içinde biraz daha evrilerek yavaşça günümüze yaklaşan reklam endüstrisi şu anda da tüm sahtekarlığını korumaktadır. O dönemde bu sahtekarlık belli bir biçimde yapılsa da bunu fark etmemek gayet normaldi. Zira insanlar reklamlarla gönderilen iddialara sorgusuzca kendini kaptırmaktaydı. Bu ürün de daha ilk yıllarından itibaren "En kudretli deterjan", "%100 lab'lı", "En kaliteli krem deterjan", "Atomize Mintax: En kaliteli toz deterjan" gibi ifadeler kullanmaktaydı. 

1975 ve 76 yılında  televizyonda reklam kuşaklarında Mintax'ın çizgi reklamları yayınlanmaya başlandı. Rahmetli "Erim Gözen" Mintax tiplerinin çizeridir. Tiplerin adı Şaban, Maban ve kız olanınki de Pıtırcık'tır. Ünlü slogan "Mintax'la Canım Mintax'la!" repliği de ilk defa  bu reklam filmlerinde geçmiştir. Bu efsanevi replik ve reklam ile birlikte Mintax adı artık bir özel ad değilde bir genellemeymiş gibi algılanmaya başlanılacaktı.

1980'lerde krem deterjan reklamı  
Marka, 1977 yıllında kremin ve tozun yanında atomize toz deterjana da geçmesiyle birlikte bazı dergilere şu şekilde bir iddiada bulunup reklamlar yayımlatmıştır: "Ortadoğunun ve Balkanlar'ın en büyük,  en modern, tüm elektronik sistemle donatılmış deterjan fabrikalarında üretilen atomize Mintax toz deterjan ile çamaşırlarınız bir başka beyaz... bir başka parlak... bir başka temiz... bir başka yumuşak olacak... üstelik EKONOMİK."

Mintax, 80'lerde kendinden övgü
ile söz ederken!
Ürün devamlı kendini yenilediğini reklamlar ile belirtmekteydi. Ve sonunda amacına ulaştı. Popüler olup altın çağını yaşaması 1980'li yıllarda gerçekleşti. Mintax da hızla büyüyen temizlik sektöründe tutunmak istiyordu. Bunun içinde geçmişte olduğu gibi sıkı reklamlar ile problematiğini çözmeye çalışacaktı. Televizyonun renkli yayına geçmişti. Üstelik televizyona reklam veren diğer rakibine karşı hamle  yapması gerektir. Bu rakip "Omo"dan başkası olamaz tabi ki. Ve marka tekrardan televizyona reklam vermeye başlamıştı.

Uzun lafın kısası Mintax'ın zihinlerde yer etmesinin asıl sebebi o ünlü sloganının yanında diğer bazı markalar gibi (örneğin Gillette, Sana, Oralet, Pimapen...) temsil ettiği ürünün asıl isminin (az önceki örneklerde yer alan tıraş bıçağı, bitkisel margarin, toz içecek, pvc doğrama pencere...) yerine geçen ve çoğu kez de ürün adı olarak kullanılan markalardan olmuştur. Dolayısıyla bakkala, markete gidip "krem deterjan" almak isteyen herkes, bunun yerine "Mintax verir misin?" derken aslında satın almayı istedikleri şey krem deterjandır.

Mintax'ın Televizyon Reklamları

Markaya ait 80'li yıllarda yayınlanmış birkaç tv reklamı vardır.

TRT'de 1983 yılında başlayıp uzun süre devam eden kült dizi Kuruntu Ailesi
oyuncularından 1986 yılına ait Mintax reklamının birinci reklamı...



İlk reklamın üzerine çekilmiş ikinci reklam...

1990'lı yıllarında sonlarında yavaşça piyasadan kaybolmaya başlayan bu marka 
2000'li yıllara geçtiğimizde dillerde yalnız adı kalmıştır.




Amerikanvari şehir hayatının gelişmesiyle Türkiye'de müzik piyasası da yer yer kullan-at çöplüğüne dönüşmüştü. Popüler yaşam rüzgarı, yerlilikle sentezlendiğinde ortama lakayt çizgiler giriyor; ne olduğu belli olmayan şeyler amaçsızca kendini tekrar edip duruyordu.

Kuşkusuz bu tariflerden biride şehirlileşmenin yaygınlık kazanmasıyla müzik sektöründe olmuştur. Taşradan kaçan hanım kızlar, Unkapanı piyasası, arabesk fırtınası vb. Bu düşünceden hareketle sizlere enfes bir seçki oluşturduk. İlginçliğiyle, alakasızlığıyla, tuhaflıklarıyla, harikalarıyla gelişme aşamalarında olan popüler Türk müziğinin ilginç tasarımlı kapakları:

Ümit Besen çok tatlı değil mi o kanatlarıyla.



























Abi olayı çözmüş zira o gözlerden şüphelenmemek elde değil. Ama biz de çok
kötüyüz canım niye yanlış anlıyoruz ki o yazıyı şimdi.




Şarkıcı, karateci ve rahip Mike Crain'i hatırlayan var mı?



Ajda Pekkan'a da bakın hele.



Tema vakfı ne zaman kurulmuştu? Biliyoruz kötü espri ama bu kapaktan ötesi var mı?
O zaman soru şu yeşil nedir?



Gün geçmesin ki Ümit Besen bir fizik kuralını hiçe saysın...
Uçan mikrofon da pek fiyakalı göstermiş Ümit Beyi.





Gelin ablacığımızın ayakkabısı da öyle böyle değil...



Büyük ibretler var!



Geleneksel Türk Halk Müziği kostümü 1973 yılında
böyleydi :(
Köprünün ayakları henüz konuşlanmışken.
(Ocak 1972)

Cumhuriyetin 50. yıl dönümünde resmi bir tören ile açılan Boğaziçi Köprüsü'nün açılışına ve onun üzerine bestelenmiş şarkılar o dönemin ilginç hatıralarındandır.

Daha köprü girişimlerinin sonuçsuz kalması ve ilk defa iki kıtayı birleştiren bir köprünün inşası elbette Türkiye'ye büyük bir gurur sağlamaktaydı. 23 Ekim 1973'de tamamlana köprü dönemin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ve Başbakanı Naim Talu tarafından açıldı. Köprünün açılışında "50. Yıl Marşı" eşliğinde Asya'dan Avrupa yakasına geçildi. Köprü için özel olarak bestelenen ve Emel Sayın tarafından seslendirilen "Boğaziçi Köprüsü" şarkı ise kalabalığı coşturuyordu.


Emel Sayın'ın seslendirdiği Boğaziçi Köprüsü adlı parça


Asya ve Avrupa arasında ilk sabit bağlantı olan ve Boğaz'ı inci bir gerdanlık gibi süsleyen köprü için pek çok şarkı yapıldı. Köprü şarkıları arasında oyuncu Semra Sar'ın söylediği Boğaz Köprüsü, Özdemir Erdoğan'ın Köprü adlı çalışması ve Zafer Çotal ve Orkestrası tarafından seslendirilen Boğaz Köprüsü'nde müzikli bir enstrümantal parça da var. Bora Ayanoğlu ise köprüyü anlatan 1973 tarihli "Gelinlik Bir Kız Gibi" şarkısının bestecisiydi. Boğaz köprüsü 1973'de büyük bir heyecanla aramıza girdi fakat İstanbul aşırı büyümesinden ihtiyacı karşılamakta FSM ile birlikte yetersiz kalmaktadır.


İlk kitabın kapağı.
(1992 yılındaki basımından)

Cin Ali

Rasim Kaygusuz adlı bir sınıf öğretmeni tarafından yaratılan Cin Ali, öykü kitapları ilk defa 1969 yılında yayımlandı. O günden sonra ünlenen seri, 1970'li ve 80'li yıllarda ilköğretime yeni başlayan minikler için önemli bir yardımcı kaynak ve onların hayallerini süsleyen bir kahraman oldu.

Yayımlanışı:
Rasim Öğretmen birinci sınıfların hocası olmayı çok severdi. Onların okumayı öğrenmesini görmek, Rasim Öğretmene mutluluk verirdi. Bundan dolayıdır ki tam 17 yıl boyunca birinci sınıfların hocası olmuşken; bir gün eşine: "Ben bir kitap yazacağım. Çocukların okumayı kolayca öğreneceği bir kitap yok." diyerek Cin Ali'nin serüvenlerini yazmaya başlar.

Doğal olarak 1968 senesinde ilk kitap ve en kolay cümle ortaya çıkar: "Ali ata bak!"

Cin Ali Serüvenleri adlı kitapta, okumayı öğrenmek cümlelerdeki fişleri heceleyerek değil de tümdengelimci bir esasla yapılır. Cin Ali, serinin ilk kitaplarında henüz okula gitmeyen, muzip, afacan, haşarı bir çocuk tiplemesini verir. Sürekli sorup, inceler.

Çizimler:
Cin Ali'nin resimleri oldukça basittir. Beş parça ana çizgiden oluşan gövde ve kasketli yuvarlak bir kafa. İşte o dönem çocuklarının kahramanlarından biri... Bu kolay çizimlenişin en büyük nedeni elbette çocuklar da kolay çizebilsin diye çöp adam biçiminde olmasıydı.

Çocuklar kolay çizebilsin diye çöp adam şeklinde tasarlandı. Cin Ali kitaplarının çizimlerini Selçuk Seğmen yaptı. "Çöp Adam, çocukların görsel sağlığına aykırıdır" iddiası üzerine 1990'larda görünümü değiştirildi ve papyonlu, kulağı çiçekli, siyah saçlı, belirgin yüzlü, fiyonklu ayakkabıları olan bir çocuk olarak resmedilmeye başladı. Bu yeni imajı Mustafa Delioğlu çizdi (Aslı Öktener, Cin Ali İmaj Yeniledi, Milliyet Gazetesi, 05.11.2001).

eski cin ali kitapları
Cin Ali'nin ilk çizimleri.
(Cin Ali Okulda)
90'lı yıllardan sonraki Cin Ali...
(Cin Ali Okulda)













İlk olarak Selçuk Seğmen'in resmettiği basit ve renksiz çizgilerden oluşan 1970'li ve 80'li yıllardaki resimlerinin yerini 90'lı yıllarda beyaz sayfa üzerine kasketi boyalı, ayakkabısı olan, papyonu ve kulağının üstünde çiçeği olan, gelişen, çağa ayak uyduran "Cin Ali"miz oldu.

Muhtevası:
Cin Ali, serinin ilk kitaplarında henüz okula gitmeyen, muzip, afacan, haşarı bir çocuk tiplemesini verir. Sürekli sorup, inceler.

"İlk serüveninde bir at görmesi ve babasının satın almasıyla başlar. Sonra at ile mahallesinde arkadaşlarıyla turlar." Görüldüğü üzeri bu kadar kolay bir hikayeden yola çıkılmıştır. Ama o dönem çocukları için, özellikle televizyonun yaygın olmadığı dönemlerde durumu olmayanların veya şehirden uzak bir yerde okuyanların hayallerini bezeyen bir tip olur Cin Ali...

Giderek her hikaye bir öncekinden daha zor muhteva ve üsluptan teşekkül eder. Anlatılan konular ise hep farklıdır. Cin Ali Serüvenleri toplam 10 mini hikaye kitabından oluşur:

1-)Cin Ali'nin Atı
2-)Cin Ali'nin Topu
3-)Cin Ali'nin Topacı
İ4-)Cin Ali'nin Kara Gözlü Kuzusu
5-)Cin Ali'nin Oyuncakları
6-)Cin Ali Okula Başlıyor
7-)Cin Ali Okulda
8-)Cin Ali Çocuk Bahçesinde
9-)Cin Ali ile Berber Fil
10-)Cin Ali Kır Gezisinde

Cin Ali kitapları 20 yıl boyunca İpek Matbaacılık tarafından basıldı. İpek Matbaacılık, Rasim Kaygusuz'un dostu Maraşlı Hacı Ali İpek tarafından işletilmekteydi. Cin Ali adının, matbaa sahibi Ali İpek'in "Cin Ali" lakabından esinlenerek kitabın kahramanına verildiği anlatılmaktadır. Yaratıcısı Rasim Kaygusuz, 1989'da ölürken, eskiden çöp adamdan ibaret olan Cin Ali, çizer Mustafa Delioğlu tarafından renklendirildi. Ve Cin Ali'nin telif hakkı, 1992'de Artım Yayınevi Dağıtım'a geçti(Aslı Öktener, Cin Ali İmaj Yeniledi, Milliyet Gazetesi, 05.11.2001).

Cin Ali kitabı her eşya gibi nostaljik bir nesne olma yolunda beklerken Milli Eğitim Bakanlığının hazırladığı 2005 yılındaki bir genelgeyle Cin Ali dizisi ömrünü doldurduğu gerekçesiyle müfredattan çıkarıldı.


Cin Ali Serüvenleri'nden sizin için derlediğimiz Cin Ali'nin Atı. Serinin ilk kitabı e-dergi formatında: Cin Ali'nin Atı
leblebi tozu

Leblebi Tozu
80'li ve 90'lı yılların meşhur çocuk yiyeceği, abur cuburu.... Adından da anlaşılacağı üzeri leblebi toz haline getirilir, eser miktarda şekerle tatlandırılır ve ucuz atölyelerden halka  arz edilirdi. Hitap ettiği kitle genel itibariyle küçük yaş aralığındaki çocuklardı. Paketlenişi de ana maddesi gibi ucuz bir biçimde, dikey şeffaf kutularda veya minik plastik torbalarda olur ve  mahallenin bakkallarında yahut okul önlerindeki seyyar satıcılarda  düşük bir ücretle satılırdı..

O devrin çocukları bu büyülü maddenin verdiği bağımlılıkla; yani bilinçlerine yalnızca iki kelimenin yaptığı baskı dolayısıyla ellerindeki azıcık parayı da bu yemişe  yatırırlardı. Malum bakkaliyedeki en ucuz ve en lezzetli şey oydu. Oysa bakkalcı amca bu minik şeyle mal çeşitliliğini arttırdıkça arttırdı, anlayacağınız sürümden kazanırdı.

Yeme şekli de çocuğuna göre farklılık gösterse de son nokta hepsinde aynı tezahürle sonuçlanırdı. Şöyle bir ifade daha doğru olur sanırım, boğulmak suretiyle bütün bir leblebi tozu ağza tıkılır ve ölümle beş dakikalığına cebelleşilmeye çalışılırdı. Bu tuhaf hadise üzerine anne, çocuğun bu durumuna sinirlenir, onu o halden kurtarmak yerine, elindeki leblebi tozu paketini alır ve çocuğa hunharca sopa çekerdi. Çocuk ise yaptığı bu tuhaflıktan mazoşistçe zevk alırdı. Yani tam olarak böyle olmasa da sonuç hepsinde aynı noktaya evrilirdi...

Leblebi tozu yörelere(bizim orada!) göre farklı adlarla anılsa bile artık sadece o  dönemin çocukları olan, bu dönemin yetişkinlerinin zihninde nostaljik bir öge olarak kalacaktır. Zira birçok şey gibi bu da 2000'li yılların sonunda piyasadan çekilmiştir.


Hochtief Şirketinin hazırladığı köprünün alacağı şekli gösteren foto montaj.
23.10.1970 

Boğaziçi Köprüsü: Temelleri, Hazırlanışı ve Açılışı

Avrupa ve Asya'nın birbirleriyle bağlanması binlerce yıllık insanlığın rüyası idi. Eski devirlerde az çok savaş düşünceleriyle Boğaz üzerinde bir köprünün yapımı düşünülmüş ise de, İstanbul'daki trafik gelişmesi, o dönemdeki Türkiye Cumhuriyeti hükümetini bu yönde bir projenin yapımını dikkate almaya zorlamıştı.

1955'deki istatistiklere göre İstanbul'un nüfusunun 1970 de 1,9 milyon, 1980 de 2,15 milyona varacağı tahmin edilmişti. 2.15 milyon rakamına 1965'de varıldığı görüldü.

Boğazın iki kıyısı arasındaki motorlu vasıtalı trafikteki araç sayısı 1967'de, 1963'e göre % 72, 1960'a göre % 153 artmış, bu arada karşıya geçmek için araçların bekleme süreleri ise, akıl almaz ölçüde büyümüştü. Mesela trafiğin normal olduğu saatlerde, bir binek otosu 2 - 3 saat, bir kamyon 24 saat veya daha fazla olarak beklemek mecburiyetinde idi ki karşıya geçebilsin!

Almanya, İngiltere, Fransa, Japonya ve Avrupa Bankasının işi finanse için garanti vermesinden sonra 26 Ocak, 1970'de Boğaz üzerinde bir köprünün yapımı işinin mukavelesi imzalanmış ve imzadan bir ay sonra da temel çalışmalarına başlanmıştır.

İhale:
Köprünün yapım ihalesine 4 konsorsiyum teklif vermiş bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla:
1. Krupp Grubu (5 Alman, 2 İngiliz, 3 Fransız Şrk.) 35.665 Milyon Dolar
2. I.H.I. GRUBU (6 Japon, 1 Alman Şirketi) 36.031 Milyon Dolar
3. Beton und Monierbau Grubu (5 Alman, 1 İngiliz, 1 Fransız Şrk.) 35.427 Milyon Dolar
4. Hochtief Grubu ( 1 Alman 1 İngiliz Şirketi) 33.721 Milyon Dolar

İdare, 20 Ocak 1970 günü bir Alman-İngiliz konsorsiyumu olan Hochtief AG, Essen ve Cleveland Bridge and Engineering Company Ltd. Darlington, firmasına, 21.774.283 ABD.Doları ve ayrıca 104.849.465 TL. üzerinden sözleşme imzalamıştır. (20 Ocak 1970-TCMB.ABD.Dolar alış kuru 9 TL.)

Avrupa'yı Asya'ya bağlayan “1. Boğaziçi Köprüsü”nün temeli Beylerbeyi ayakları şantiyesinde; 20 Şubat 1970’de törenle atıldı. Kabataş ve Kadıköy’den kalkan 2 adet şehir hatları vapuru, davetlileri taşıyarak tören alanına getirdi. 21 pare top atışıyla çalışmalar başladı.

İşin Esasları:
İngiliz Freeman Fox and Partners Firmasınca projelendirilmiş olan Boğaziçi köprüsü 6 trafik şeritli ve 130.000 araç/gün kapasiteli bir kara yolu köprüsüdür. Toplam uzunluğu 1.560 m. olup Boğaz’ın iki sahilinde karada yer alan kuleleri arasındaki 1.074 metrelik orta açıklığı asma bir sistemdir. İki yanlardaki 231 ve 255 metrelik yaklaşım açıklıkları ise askılı olmayıp, aşağıdan mesnetli viyadük şeklinde düzenlenmişlerdir.

Bu asma köprü, yapıldıktan sonra (o dönem için) Avrupa'da en uzun açıklık, dünyada ise 4. büyük açıklıklı bir yapı olacaktı. Deniz rakımı ile köprünün alt kenarı arasındaki yükseklik 64 metredir. İleride böylece altından bütün gemilerin geçişi de sağlanmıştı.

Hochtief firmasından Yüksek Mühendis Otto Kotthaus şantiyede inşaat projesi ve iş hakkında izahat verdi. Hochtief Firması, her iki uçta girişlerdeki, başlangıçtan ana kolonlara kadar bütün kolonların betonlanması ve teçhizatlandırılması işini yüklenmiştir. Bu toplam iş hacminin %20 sine tekabül ediyor.

Yapı gayet tabii depreme karşı dayanıklı olmak zorundaydı. Deprem sahalarındaki 8° ye göre inşaat düşünülmüştü. Temelde bazı zorluklarla karşılaşıldı. Tabii bu elde olmayan şeyler süreyi de uzatıyordu. Mesela ayak probleminde 2 ay fazladan uğraşıldı. 2 ay sonunda kış geldi. Kış dolayısıyla da bazı güçlükler yaşandı.

Dönemin bir mimarlık mecmuasında köprü yapılırken Yüksek Mühendis Kotthaus'a şöyle sorular sorulmuştur:
"Ne kadar işçi çalışıyor sorumuza Kotthaus şu cevabı verdi : Halen 240 kişiyiz. Bunlardan on biri Alman mühendisi ve 2 de Türk mühendisi ki, hepsi daha önce Hochtief Firmasında çalışmışlardır. Kotthaus devam ederek: Bayındırlık Bakanlığı Asya tarafındaki yolları tamamlamak için çok mükemmel ve çabuk çalışıyor. Avrupa tarafı yolları için ise halen ihale safhasında. 1973 bizim köprüyü bitirme tarihimiz, çeşitli güçlüklere rağmen köprüyü zamanında bitireceğimizi umuyoruz. "
Aynı mecmua, yapım hakkında bazı teknik ve istatiksel bilgileri şu şekilde sıralanmıştır.:
Köprü Hakkında Bilgiler :
Köprü alanı 52.000 metre kare
Toplam uzunluğu 1.560 m.
Serbest orta açıklık 1.074 m.
Gecis yüksekliği (gemiler için) 64 m.
.Köprü kuleleri (Pylon) 165 m.
(Pylon) ların (ana ayaklarının)
kazı derinliği — 16.5 m.
Demirli beton takriben 5500 metre küp
Kablo 6.000 ton
Çelik 16.500 ton
Üst yapının eni 33.40 m.
Her istikamette (3,5 m.lik) 3 gidiş yolu ve
(2,5 m.lik) yaya ve bisiklet yolu
Taşıyıcı çelik halat kesiti (2190)-2050 cm kare
Çelik halat çapı (60) - 58 cm.
Köprü üstünde çelik gidiş yolu üzerine asfalt kaplama yapılacaktır.
Çalışmalardan Kareler:
Ortaköy Kulesi  dikiliyor.- 2 Eylül 1971

Mart 1970’de Ortaköy ayaklarının kazısı başladı. Hemen ardından da Beylerbeyi ayaklarının kazısı başladı.


Beylerbeyi kulesi yükseliyorken. 30 Kasım 1971

Mayıs 1971’de Ortaköy çelik kulelerinin montajına başlandı. Beylerbeyi kulelerinin montajına ise Temmuz 1971’de başlandı. 1972’nin Ocak ayında her iki çelik kule de yükseldi.

Kablo çekimi 15 Temmuz 1972

Kuleler tamamlanınca Ortaköy’den Beylerbeyi’ne kadar denizin yüzeyine, birbirine paralel; 2 adet kılavuz halat serildi ve bunlar kulelerden aynı anda çekilerek, ilk birleşim sağlandı (Ocak 1972).

Ardından, tellerin gerilim ve büküm işlemleri 10 Haziran 1972’de başladı ve köprünün açılışına kadar sürdü. İtalya ve İngiltere’de hazırlanan, içi boş kutular şeklindeki 60 adet tabliyeyi oluşturacak olan paneller, demonte vaziyette deniz yoluyla getirilerek, Göksu birleştirme şantiyesine bırakıldı ve burada montajları yapılmaya başlandı.

Tabliyelerin montaj işlemi devam ediyor.
25 Aralık 1972

26 Mart 1973’de son tabliye de montajlandı. Ardından 60 adet tabliye birbirine kaynaklandı. Böylece, ilk kez yürüyerek Asya’dan Avrupa’ya geçildi.

Yaklaşım viyadüğünün montaj çalışmaları.
5 Şubat 1973

Yaklaşım viyadüklerine ait çelik elemanlarının tamamlanmasını müteakip, tabliyesinin
betonlanmasına geçilmiştir.

Nisan 1973'de betonlama işlemleri başladı.

Nisan 1973’de kauçuk alaşımlı çift kat asfaltının dökümüne başlandı. 1 Haziran 1973’de asfalt döküm işlemi tamamlandı.


Ve köprü açılıyor...
30 Ekim 1973
Nihayete eren inşaat tamı tamına 3 yıl sürmüştü. Cumhuriyetin 50. senesi olan 30 Ekim 1973 yılında resmi bir tören ile açılmıştır.

Açıldığı gün resmi geçitler olmuş, bunun yanı sıra on binlerce kişi iki kıtaya ilk defa yürümek suretinden köprüyü baştan başa katetmiştir. Açılıştan dolayı araç yolundan yayaların da geçmesine izin verilmiştir. Bu yoğun yaya trafiğinden dolayı köprü sallanmaya başlamış, bunun üzerine yetkililer yaya geçişini o gün için durdurma kararı almıştır.

Köprüden ilk gün 28.126 motorlu araç geçmiştir. Köprüden yayalara (iki kenardaki yaya yollarından geçmeleri şartıyla) geçiş; 2 Mayıs 1974’de verildi(geçiş ücreti 1 lira). Köprünün kulelerinin dördünde de yayaları yukarıya taşıyan dev asansörler mevcuttu ve yayalar bunları kullanarak köprüye çıkarlar, yürüyerek karşıya geçince de, yine buradaki kulelerin asansörlerini kullanarak aşağıya inerlerdi. Ancak köprüden aşağıya atlayanların sayısının artması yüzünden birkaç yıl sonra yayalara yasak geldi ve bundan böyle köprü, günümüze kadar yaya özürlü olarak hizmetine devam etti.

boğaziçi köprüsü
Dönemin dergilerinden "Hayat Tarih Mecmuası"nda
köprünün açılmasından bir ay sonraki fotoğrafı.
(Ekim 1973 sayı: 9-10 50. yıl özel sayısı)

72 yılına ait bir kare. Eski şehirden bir siluet.

2012 yılından bir kare. Pür konutlaşan İstanbul.


50'li yılların sonuna doğru çekilmiş Eminönü taraflarından bir kare.


İstanbul'a Yoğun Göç Hareketleri ve Bu Hareketin Denklemleri Üzerine Gelişen Modern Şehir Algısı

Yeni cumhuriyet, ulus devleti olma yolunda ilerlerken "modern"e yaklaşımı da batı dahilinde ele almıştır. Nitekim çağlar boyunca merkez olan İstanbul'un yerini Ankara almış fakat İstanbul, günümüze kadar önemini hep korumuştur. Bu değişim ileride çok hafifte olsa İstanbul'un yükünü azaltmasına rağmen, göç olgusu ve bölgeler arası gelişmişlik düzeyi, İstanbul'a ilerleyen yıllarda ağır yükler yükleyecektir ve bu yüzden sürekli göç olaylarına maruz kalmış olup nüfusu sürekli artmıştır. Bunun nedenleri dönemler içinde değişse de İstanbul büyük şehir olmaktan hiç vazgeçmemiştir. Ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan gelişiminde nüfus hep ön planda olmuştur. Türkiye'nin en hızlı nüfus artışına sahip olan şehir yerli ve yabancı her kesimin görmek istediği yer olmuştur.

Göç olgusuna değişik bilimsel yaklaşımlardan bakabiliriz ama en önemlisi de konumuz açısından sosyolojik açıdır. Çünkü toplumu, toplumsal hareketlilik biçimlerini, gelişmeyi, çatışmayı, kalkınma ve değişimi çok yakından ilgilendiren bir süreçtir. Bu bağlamda göç: insanların, grupların demografik, coğrafi, ekonomik ve sosyo-politik nedenlerle zaman ve mekânda yer değiştirmesi ile eyleme dönüşen ve eylemin bitiminden sonra da etkileri devam eden bir süreçler bütünüdür

İstanbul'a yakın tarihlerde çeşitli kitlesel göçler olmuştur. Büyük buhranların yaşandığı dünyada, Osmanlı toprak bütünlüğünü her geçen gün kaybediyor ve bundan dolayı o bölgelerde yaşayan Müslüman etnik unsurlar payitahta geliyorlardı. Bu durumu o dönem için İstanbul'un gelişmişlik düzeyi ve merkez konumuyla açıklayabiliriz. Bunla ilgili olarak: Arap, Çerkes, Boşnak, Ermeni, Yahudi, Hıristiyan, Müslüman ve pek çok farklı kimlik göçlerle bir araya gelmiştir. Her kültürün kendine has özellikleri vardır. Ancak farklılık olarak gösterilmekten ziyade aynı yerde, aynı duyguları, sevinçleri, üzüntüleri beraberce yaşamayı öğretmişlerdir.


Burada dikkat çeken nokta, göçmenler ile yerli Anadolu halkının kendilerini temelde birbirinden farklı yani “öteki” gibi görmüyor olmalarıydı. Her ne kadar yerli halk ile göçmenler arasında toprak paylaşımı, yeni hayata intibak edememe, kız alıp verme gibi nedenlerle anlaşmazlıklar ve hatta çatışmalar olmuşsa da, göçmenler ile yerli halkın aynı kültürü, aile yapısını ve hukuk koşullarını paylaşmaları, aynı siyasi idare altında yaşamış olmaları yani benzerliklerin farklardan ağır basması ayrılıkları gidermiştir. Bir yerde göçmen de yerli halk da aynı camiaya ait olduklarını kabul ediyor ve öyle hareket ediyordu. (Karpat, 2010, ss.20-21)

İSTANBUL'A YAPILAN GÖÇLER

1950’li yıllardan itibaren göç dalgasıyla karşı karşıya kalmıştır. İnsanlar İstanbul'u bir kaçış yeri olarak düşünmekte ve hızla İstanbul’a yerleşme çabası içindeydiler. Cumhuriyet döneminde Ankara'nın başkent olması, İstanbul’un önemini ortadan kaldıramamıştır. Bu dönemde de İstanbul, yatırımların ve özellikle sanayi, hizmet ve finans yatırımlarının ulusal ve uluslar arası düzeyde ilgi odağı olma özelliğini devam ettirmiştir. “Ancak kentleşme oranı çok yüksek olan bu kentin nüfusu, doğurganlıktan daha çok dışarıdan aldığı göçlerle artmıştır. Cumhuriyet döneminde ilk nüfus sayımı olan 1927 yılında İstanbul nüfusu 800.000 civarında iken bu miktarın 1945 yılında 1.000.000'u, 1970 yılında 3.000.000'u, 1990 yılında 7.000.000'u ve 2000 yılında 10 milyonu aştığı görülmektedir. İstanbul'un 2010 yılı toplam nüfusu ise 13.255.685 kişidir. Peki, bu hızlı artışın sebebi neydi? Nüfustaki bu hareketlenme sadece İstanbul için mi geçerliydi? Bu ve buna benzer sorular eşliğinde nüfustaki hareketlenmeyi anlamaya çalışabiliriz.

Türkiye’ de 1950'li yıllardan itibaren başlayan göçlerle kentleşme süreci de hızlanmıştır. Göçle birlikte nüfus, belli başlı yerlerde yoğunlaşmıştır. Çalışmamızın amacı, Türkiye’ deki iç göçlerin yönünü belirlemektir. Türkiye’ de iç göçlerin, ekonomik yönden geri kalmış doğu bölgelerinden gelişmiş batı bölgeleri doğrultusunda meydana geldiği varsayılmaktadır. Göçe ilişkin veriler, nüfus sayımı verilerinden elde edilir. Bu nedenle araştırma, 1980’ den başlayıp son nüfus sayımının yapıldığı 2000 yılı itibariyle, bölge ve il bazında sınırlandırılmıştır. Türkiye’ de göçlerdeki artışa paralel olarak, bu olguya ilişkin araştırmalar da artmıştır. İç göçle ilgili araştırmalara bakıldığında, 1960'larda daha fazla olan etütlerin 1970'lerde azaldığı ve bu azalışın sonraki dönemlerde de devam ettiği görülür. Dolayısıyla, 1960'lı yıllar göç çalışmaları açısından “altın yıllar” olarak tanımlanabilir.

1950-65 yılları arasında 90 milyon dönümlük devlet arazisi ekime açılmış, bunun 16 milyonu topraksız köylülere dağıtılmıştır. Dağıtılan bu 16 milyon dönümlük toprak değer olarak daha küçük olan ve dağlık bölgelerde bulunan topraklardır. Geriye kalan 80 milyon dönümlük toprak da kapışılmış demektir (Cem, 2007:405-406). Boratav, 1969 yılında yayınlanan Gelir Dağılımı başlıklı kitabında 1963 tarım sayımındaki toprak dağılımı istatistiklerini yeni bir kırsal dönüşüm araştırmaları yaklaşımına yol açabilecek şekilde yorumlamıştır. 1963 tarım sayımının verilerine ek olarak Köy Envanter Etütlerinin verilerini de kullanan Boratav'a göre tarımda toprak ve gelir eşitsizliğinin var olduğu şüphe götürmez (Boratav, 1969: 114-137 aktaran Akşit, 2006: 133).

Modern Hayatın Zeminleri

Apartman hayatı 1960'lardan itibaren dönüşüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Apartmanlaşma olgusu ile aile yapısı da değişmeye başlamıştır. Önceleri geniş aile şeklinde meydana gelen yaşam tarzı yerini yavaş yavaş çekirdek aileye bırakmıştır. Bir de mahalle açısından bakarsak eğer apartman hayatı ile beraber komşuluk ilişkilerinin de zayıfladığını görmekteyiz. Bunun tek nedeni elbette apartmanlar değildir ancak bu da önemli bir nedendir.

Yıllar içinde İstanbul’un pek çok semti apartmanlarla dolmuş olup yapı farklarını da göz önüne sermeye başlamıştır. Çünkü bir yandan da gecekondu hayatı karşımıza çıkmaktadır. Misalen bir dönem pak tabiatıyla insana huzur veren Tarabya'ya, Osmanlı döneminde keyifli anlamına gelen Tarabiyye denmiştir. Son 20 yıla kadar aşırı konutlaşmamış bu semt özellikle 2000'li yııların başında konutlarla dolup taşmaya başlamıştır.

Ani ve hızlı bir biçimde meydana gelen göç ile nüfusu barındıracak yer bulamayan İstanbul’da gecekondu hayatı yaygınlaşmaya başlamıştır. İstanbul’da ilk gecekondulaşma hareketinin Zeytinburnu'nda olduğu bilinmektedir.

"İstanbul’da ilk gecekondu yerleşmesi 1947’de Zeytinburnu'nda oluştu. Sanayinin mekânsal yerleşimine ilişkin alınan kararlar sonucu deri, tekstil, çimento ve diğer bazı dallardaki iş yerleri Zeytinburnu'nda toplanmıştı. Merkezin doyan bekâr odalarından ve geçiş bölgelerinden taşan nüfus, herhangi bir iş bulma ümidi ile sanayi nüvesinin çevresindeki bu zayıf denetimli tarım alanlarına derme çatma kulübeler yaparak yerleşmeye başladı. İşçilerin böyle kendi olanakları ile yakın çevreye yerleşmeleri işçi ücretlerinin artmasını önlediğinden fabrikalar durumdan memnundu... İstanbul’un bir diğer ağır ve orta sanayi kompleksi olan Eyüp-Rami yakınlarında ikinci büyük gecekondu mahallesi Taşlıtarla kuruldu… 1950’lerde yerleşmeye açılan bu iki büyük ve yoğun gecekondu bölgesinin dışında gene bir sanayi nüvesine bağlı gelişen üçüncü bölge de Kâğıthane çevresi oldu. "(Şenyapılı, 1998, ss.302-303)

Gecekondu hayatı ile beraber gecekondu kültürü denilen kültür ortaya çıkmıştır. Aslında bireyler yaşadıkları yerin kültürünü buralara taşımışlardır.

Ayrıca şehir bu tür karmaşık katmanlı bir yapıyla beden bulurken, şehrin modern insanı bir kimlik bunalımı ve yabancılaşma yaşıyordu. Bu kavram, Türkiye'de farklı bir olgu olarak meydana çıkıyordu. Zira: Türkiye'de kimlik kavramı, tıpkı kültür kavramı gibi, devletin belli yön elimleri içinde belirlenen bir olgudur. Merkezi otorite nasıl toplumun belli bir kültür yönsemesi içine girmesini istiyor ve bunu yönlendiriyorsa, aynı şekilde toplumun üzerinde taşıyacağı bireyin kendisini özdeşleştireceği kimlik de önceden saptanmaktadır. Bir diğer bakış ise ırksaldır. 1970'e kadar Türkiye, toplum olarak birbirinden kopuk ve birbirine kapalı kamplara bölünmüş şekildeydi. Tek noktaya bu yoğun göçten dolayı İstanbul, modern kozmopolit bir kent olmuştur.


2000'li yıllarda Eminönü...


Paradoksal gibi dursa da bu gelişmede köyden İstanbul'a yönelik göçün ve sonuçlarının etkisi olmuştur. Bu oluşum, bütün öteki koşullarının yanı sıra Türkiye toplumunun sivilleşmesinde önemli bir rol oynamış, önemli bir işlev üstlenmiştir. Kendisine özgü bir dil, kendisine özgü bir mimari, bir yaşama biçimi, bir müzik geliştiren, kısacası maddi kültürün altyapısına yönelik tüm öğeleri oluşturan kesimler bu süreci başlatmıştır. Bununla birlikte sorun, popüler kültürün bütünüyle kendi haline bırakılması, hatta yüksek ve seçkinci kültürün de kendisini bu potada eritmesidir. Bu, popüler kültürün demokratikleştirme niteliğini hızla ve tam tersi doğrultuda yitirerek, faşizan bir unsur haline gelmesidir. Türkiye kimliği kavramının yeni bir anlam, içerik ve nitelik kazanacağı açıktır. Bunu, modernitenin aşılması sürecinde ortaya çıkmış en önemli, sonuç diye kabul etmek gerekir.

Son söz olarak diyebileceğimiz şey ise İstanbul dünya başkentidir. Kimi zaman resmi kimi zaman resmi olmasa da bu görevi yüzyıllardır başarı ile taşımaktadır. İdari, ekonomik, sosyal sorunları olmuştur ve olacaktır da. Çünkü dünyada böylesine yoğun göç alan başka il yoktur. Haliyle bu da ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın sorunsuz bir dönemin olmasını sağlamayacaktır.


Yakın tarih, biz modern dönemde soluyan insanlar için karışık bir biçimde anlaşılmaktadır. Erken vakte göre bizim görüntüleri anlamlandırabilme kabiliyetimiz, asabiyesi farklı olan kadime nazaran daha keskin çizgilerle ayrılmıştır.

İmajlardaki algı değişikliği her çağda her nesle göre değişse de görüntülerdeki kesin ayrımlar elbet bu kadar farklı kutuplarda değildir. Görüntü üzerinden idrak etmeye çabalarsak evvela "görüntü nedir?" sorusu sorgulamanın temeli olacaktır. "Görüntünün gerçekliği, hakikat ile ne derece ilintilidir? Sun'iliğin  gerçek sayıldığı günümüzde, yakın tarihin gösterdikleri ne denli hikmetlidir? İmajlar neden değişken katmanlarla ayrılmıştır?" soruları serüvene çıkma duraklarıdır.  Tüm bu sorular elbette kişilerin dünyasındaki gerçeklik kavramına bakışlarıyla değişse de zeminin ifade edilişi aslen aynıdır.

Kökten bir yok oluşa doğru evrilen modern zamanlar, hiççi söylemin amansız gerçekliğini doğrulurken bir sesin hepten her şeyi alaşağı etmesine bağlı kalarak oluş ve değişin o ilkesel zıtlıkta erginleşmesiyle bize yeni kavrayışlar sunacağını hayal etmekten başka ne yapabiliriz ki? Oysa bu durumda bizler için hayal ne kadar da kör bir nokta. Hiçbir kesinliği yok. Tamamen temettünün o pragmatik doğasını bize bahşeden ucube...

Akıl, bilginin keşfiyle sınırlanmış; güzellik, aidiyetiyle açıklanabilir hale gelmiş; tabiat, modernle birlikte yok olmaya yüz tutmuşken insan, defalarca kendi hasbinin üstünlüğünün mutlaklığını tarihler boyunca söyleyip durmuş, en güçlü parçasının iradesi olduğunu tekrarlamış, bütünüyle eşyayı tasavvur etmeye çalışmıştır. Aynı zamanda hayalin kaypak konumunda acziyetin içine girme noktasında hep sorunlar yaşamıştır.

Andrey Tarkovski'nin 83 yapımı Nostalji adlı filmindeki
ünlü mum sahnesinden bir kare.
Kişi, tekrarlarca ve bütünüyle haset temayülüne bürünmüş, pür kinle yoğrulmuş bir yaratık kodlamasına sahip olma sıfatını yakalamışken nasıl olur da gerçeğin ta kendisi olduğu konusunda ortak noktaya varabilirdi. Aslî bir iradeden söz etmek hayvanî güdüleri de bulunan kişiye yücelik bağlamında ne vermiştir? Tabii tüm dünya onun önünde amadeydi  O da tüm bunların içindeki en şerefli... Bu tanımlama şahsın bütünüyle ötekileştirme ihtiyacından doğan zaruriliktir.  Daha sonra tabiatıyla sadece asıl benliğin doğruluğuna inanılacak dolayısıyla kesinlik ortadan kalkacaktır. Modernite paradoksal olarak insanı eşiklere sürükleyip duracaktı. Oysa şeref, fikir ve hissiyat ile ilgilidir. Ah şu şerefli mahluk nasıl da büyüyor kendi içine doğru. Ve yaratımları onu nasıl da sarmalıyor...

Oluşturduğu kaba tarih ile gerçeğin ne denli kendi özünde olduğunu göstermeye çalışıyor. Amaçladığı,  tecrübelerden ilham almaksa neden böyle şaşkın ve yanlışa doğru sürüklenmekte. Ah sen latifin ne olduğunu bilmeyen, çirkin vasıflı şey, seni zavallı yığın... Gideceğin yer belli, tarihin çöpünün sürüklendiği yerin yakınlarına... Hem de o eski süslerini takınıp hazırlandığın kandillerinle, tükettiğin o yoklaşmışla.


Modern İran şairi Sohrap Sipehrî'nin bir fotoğrafı.
60'lar, Tahran yakınları.


Yeryüzü tümüyle belirdi:
Yunan sokağında düzen gidiyordu.
Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

Halklar gördüm.
Şehirler gördüm.
Ovalar, dağlar gördüm.
Suyu gördüm, toprağı gördüm.
Işık ve karanlık gördüm.
Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm... (Sohrap Sipehrî, Suyun Ayak Sesleri)

Ne güzel özetlemiş Sohrap, tüm insanlığı. Bu kısa ve öz tasnif modern dönemin en büyük haykırışının göstergesidir. Tüm insanın o zül yanını ne kadar da şairane örmüş.

İlişikliğe göre yaşamaktayız. Karmaşık zamanların insanlarıyız. Zihni parçalarcasına büyüyen şeyler çukurunun içinde. Hoşnut değiliz. Anlamlandıramama hastalığı içinde yitip gidecek ömürler o kadar biçare ki... Beş yıllık ekonomi planlarından geleceğe doğru ilerleyen, işleri iktisat dahilinde düzene koymaya çalışan devlet ve o devlete tabii toplum. Akşama aç kalma korkusu düşüncelerine gem vurmuş. Ne vahim! Ne vahim!

Çatışmalarda durağan, üzerinde yaşadığımız zeminde. Bunun adı "uyum" ve bu uyum korkunçtur.


Cemil Meriç
55'te gözleri görme yetisini yitirmişti.


Her dudakta aynı rezil şikâyet: yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını 'yaşanmaz'laştıranlardır. (Cemil Meriç - Bu Ülke)

Görüntünün sadeliği arttıkça olaya daha deruni yaklaşmak mümkün olmakta. "Vatanı yaşanmazlaştıranlar" demiş Cemil Meriç, ne iyi demiş, yakaladığı her nokta nasıl da sivri. Aklının doruklarındaki kıvrımlar uzanıvermiş fikirlerin kımıltısına, toprağın  her karışına, ilmek ilmek örmüş fikriyatıyla onu. Yakın tarihteki bu amansız anlamsızlığa nasıl da gergef geçirmiş. Ezcümle değindiği konular ile tüm bu  yapay düşünceleri nasıl da alaya alıyor..

Tarihe ilerlemeci anlayışla bakanların, coğrafyadan şikayet etmesi ne de gülünç. Peki sen ey zayıf kişi, sen, nasıl böylesin? Anlamsız bir kıpırtı içinde, böylesine söylenen ve bomboş bir yaşam kabulü içinde! Ah sen zamanın anlamsızlaştırdığı insan ne ahmak ne budala ne bedbin... Özümseme dürtülerinden şüphemiz yok. Bu şekildeki sözlerin zaaflarının yansıması, akletmemenin yansıması, duçar olduğun bu zemini hak dahi etmemektesin.

"Ama zaaflar diyoruz. İnsan unsuru diyoruz. Anlamsal yoksunluk diyoruz." Evet bugünün insanı, yakın tarihte, tarihin en hoyrat vaktinde, yeryüzünde yorguncasına konaklamakta. Buna rağmen olağan, ondan hiçbir zaman uzaklaşmamakta. Tesadüfi düzen diyerek, görüntüdeki hakikate inanmayarak, iştihası doğrultusunda yaşamakta. Çoğu zaman ona bahşedilenin de hesabını sorup, kıymetliliğini göstermekte! Şikayet ve isyan arsındaki farkı algılayamamakta!


İlhami Çiçek
Şair Pendik Lisesinde öğretmen iken, 80.

Her insan çağından sorumludur. Bu bağlamda düşünüyorum ‘tanıklık’ olgusunu. İnandığım  öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla  birlikte, soruşturmayı ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak. Sonucu doğrudan  etkiler. 

Çağımız korku çağıdır. Umut’la dengelenmediği için, erdem’e yer yok bünyesinde. Korkunç bir  biçimde ‘sınırsız ilerleme’ melankolisiyle başı dönmüş. Bu yüzden hiçbir kutsal tanımıyor. Maddesel  ve duygusal olanı abartarak, Tanrısalı yadsıyan bir uygarlık yönlendiriyor bu çağı Batı uygarlığı.  Çağdaş bilim özerklik savlarıyla aşkınlığa inanmıyor. İnsan yalnız. Bütün ilişkilerinde eşyanın gölgesi.  İnsanın temel eğilimleriyle, çağın eğilimlerinin böylesine çeliştiği bir başka çağ var mı sorusu hızla  gündemlere giriyor... (İlhami Çiçek - Şairin vefatından sonra terekesinden çıkan yazılı bir mülakattan bir kısım.)

Tanık olmak: şehre, yurda, insana, göğe... Değinilen noktalar nasıl da yekpare. Ama bu tespitlerin hepsi devrin yaşayanlarına isnaden yapılmıştır. Boşluğun görüntüsünü göstermek için. Yazık ki o boşluktakiler teveccüh ettiği şeyin çelişkisini anlama kabiliyetlerini çoktandır yitirdi.

Said Halim Paşa'nın
gençlik yıllarından kalma bir resmi.

Ama biz, yeni ve meçhul olan her şeye karşı gösterdiğimiz bu garip tutkunluğu, sonsuz bir ilerleme aşkı gibi anlıyor, hatta bununla iftihar ediyoruz. Gerçekte ise, hatalı anlayış ve düşünceler üzerine kurulmuş, yalancı bir alem üzerinde yaşamaktayız. Bugünkü ruhî ve fikrî durumumuzun sebebi işte  bu haldir.

Gerçek, bizim hayata bakışımızın dışında kalıyor. Böylece biz, doğruyu yanlışa, gerçeği hayale, hak yolu sapkınlığa, olmamışı olmuşa, mümkünü imkânsıza katarak, en olmayacak plân ve hayallerden saadet umuyoruz. Görülüyor ki, büyük hatalar, büyük hakikatler kadar sadedir... (Said Halim Paşa - Buhranlarımız ve Son Eserleri)

Modern insanın temellük edindiği zeminin başladığı noktalar bize pek uzak değil. Buna rağmen bizi tahakküm altına alan bu sanal görüntünün düzlemi nasıl da bulanık. Anlaşılmaz noktaları ile her şeyi birbirine karıştıran insanın eşyayla, vakitle, görüntüyle olan münasebeti ne de sıradan. Bu müphem hali Said Halim Paşa'da anlamlandıramamış olacak ki "Fikrî Buhranlarımız" bölümünden şöyle belirsizce sual etmekte: "Acaba kader bizi daima bir aşırılıktan ötekine düşmeye mi mahkûm edecek?" Düşüncesi derin bu adamın söyledikleri pek de yaman! Nitekim İtalya'da herkesin gözleri önünde 6 Aralık 1921'de bir Ermeni komitacı(bir başka aşırılık!) tarafından öldürüldü.

Edip Cansever
60'lar... Darbeler dönemi... Artık yenilmişlik ve umutsuzluk hisleriyle...


Üç kişi konuşuyor kendi aralarında,üç biyoloji uzmanı
Ben kendi yarattığım yolda duruyorum
Öyle hep duruyorum
Cadı ağaçları ne ölü değildirler, ne de hiç yaşamazlar
Biz bunu anladıksa artık gidelim
Ne kadar gitsek o kadar çok iyidir
Son sözü köşedeki bir öğrenci söyledi
Gören var mı, dedi, cadı ağacını
Cadı ağacını yani
Yok, değil mi
Kuru gözler kuru şeyleri hiç göremezler
Ve düş içinde yaşayanlar düş içindekileri (Edip Cansever - Cadı Ağacı II)


İnsan, “varlığın unutulmuşluğunun temel deneyimine” ilişkin bir arayıştadır. Modern dönemim o kulakları sağırlaştıran gürültüsüne karşı kendisinden çabucak uzaklaşan varlığın görüntüsünü bir defa içinde hissedebilmek için insan nasıl da yakarmakta. Varlığın amansızca yok oluşunu izlediği halde temaşasının derin olmayışından dolayı bakışı hiçe doğru ilerliyor. Yansıma görüntüler ve boş söz öbeklerinden başka elinde cılız bir "şey" ile kalakalıyor.


Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor (Edip Cansever - Bezik Oynayan Kadınlar)


Yanılmak ki görüntüyü derinleştirme kudretini de içinde bulundurur. Ama meydana belirmesi kişinin bilincindeki "aslî görüntü" yetisiyle alakalıdır. Eğer bu ilgi insanı hükmü altına alıyorsa; seyretmek fiili eylemsizleşiyor. Artık ne mevcudiyet, ne meşgale, ne de hareket bildiriyor. O anın yetersizliğinden sonra özün neliğinden bihaber amaçsızlıkla ayırma yetisinin yokluğu içinde devinip duruyor.

Derinleşemeyen kişi de en ahmak duygularıyla ulaştığı sonuçlara gerçekmişcesine bağlanarak körelmiş fikriyatıyla müptezel bir avuntu içinde yeknesaklaşır. Ama anlamın o yoğun görüntüsü ile bilfiil "doğru"nun veyahut "aslî görüntü"nün, açılma yaşadığını görür. Bu tasnif şununla tanımlanabilinir: "Tehlikenin olduğu yerde  kurtaran gücün de onunla birlikte açıldığı" şuur edilir.

Dünyanın içinde, biz buradayız, dünyanın içinde. Her zaman ki(an?) uğraşlar içinde. Dünyada, dünyadan, dünyaya uymuş... Biz buradayız ve bizi oluşturan bu yapılar ve bu yapıların açımlanma olanakları öncelikle bir bütün olarak anlaşılmalıdır. Görüntünün belirtili hallerinden zamanın içinde bizi varoluşça bir erginliğe ilerletecek, bir duyuya bezeyip, dünyadanlığın o görüntüsünden ayrıştırabilir. Bu ayrımın körükleyicisi kuşkusuz kaygıdır. Varlık sorusunun amansızlığı karşısında kişi, "kendi önündeki nesnelerden" ve bir köşeye "atılmışlık"ından kaygının körüklediği o büyük ateşle görüntünün anlığını sonsuzleyin delip geçebilir. Kaygı ile "Bulunuş" ve "Anlam"ın asıl değerinin keşfi sağlanır. Kişi, görüntünün sahte aydınlığına, sanrılarının yanlışlığına verdiği tepki ile, iyi ettiren bir merhem ile; en lanetli yaraları iyileştiren, tarihin boşalmışlığını dahi önemsizleştiren, günü gerçekten aydın eden bir "açılma"ya doğru yola koyulur.

Varsın Yunus'un şu mısraları ile noktalayalım:

Bilenlere sormak gerek bu tendeki can neymiş
Can hod Hakkın kudretidir damarda ki kan neymiş

Fikir yumuş oğlanıdır endişe kaygı kanidir
Bu ah-u vah aşk donudur taht oturan han neymiş

Şükür onun birliğine yok iken uş var eyledi
Çünkü asıldan biz yoğuz mülk-ü hunuman neymiş

Çalap veribdi bizi var dünyayı görün diye
Bu dünya hod baki değil mülke Süleyman neymiş

Sorun Taptuklu Yunus'a bu dünyadan ne anladı
Bu dünyanın kararı yok sen neymiş ben neymiş.

...

no image
no imageno image

ARŞİVDEN

Hayat Mecmuası yeniden şekillenen Türkiye'nin dergisiydi...

Hayat Mecmuası yeniden şekillenen Türkiye'nin dergisiydi...

Size 48 Yıllık Kayıtı Dinletiyoruz: Boran ve Yuki

Size 48 Yıllık Kayıtı Dinletiyoruz: Boran ve Yuki

ARŞİVE GİT

KOLEKTİF: YAKIN TARİH ÜZERİNE YAZILAR

Kolektif 3

KOLEKTİF #3

Aziz İstanbul * İstanbul'a Yoğun Göç * Modernite * Gelişen Şehir * "Kent"li * Modern Şehir Algısı...DEVAMI
Kolektif 2

KOLEKTİF #2

Yakın Tarih * Görüntü * İmaj, Şekil, Biçim * Varlık ve Zaman * Varoluşa Açıklık * Resimli Yakın Tarih ve Görüntü Üzerine...DEVAMI
Kolektif 1

KOLEKTİF #1

Oryantalizm * Şarkiyatçılık * Müşteşrik * Doğu * Batı * Giriş...DEVAMI
KOLEKTİF'TE PAYLAŞTÜMÜ

SonYorumlar

SonYayınlar

E-posta İle Takip Et

AKIP GİDEN ZAMAN
  • 60'lı Yıllar
  • 70'li Yıllar
  • 80'li Yıllar
  • 90'lı Yıllar
Yakın Tarih
Genel Tarih
Arşiv Taratan
rss google reader

Reklam
© Copyright 2011-12. Her hakkı mahfuzdur. İzinsiz iktibas edilemez. Alıntılarda kaynak gösterilmesi rica olunur.

İlgi:websam.co