kolektif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
![]() |
| 50'li yılların sonuna doğru çekilmiş Eminönü taraflarından bir kare. |
İstanbul'a Yoğun Göç Hareketleri ve Bu Hareketin Denklemleri Üzerine Gelişen Modern Şehir Algısı
Yeni cumhuriyet, ulus devleti olma yolunda ilerlerken "modern"e yaklaşımı da batı dahilinde ele almıştır. Nitekim çağlar boyunca merkez olan İstanbul'un yerini Ankara almış fakat İstanbul, günümüze kadar önemini hep korumuştur. Bu değişim ileride çok hafifte olsa İstanbul'un yükünü azaltmasına rağmen, göç olgusu ve bölgeler arası gelişmişlik düzeyi, İstanbul'a ilerleyen yıllarda ağır yükler yükleyecektir ve bu yüzden sürekli göç olaylarına maruz kalmış olup nüfusu sürekli artmıştır. Bunun nedenleri dönemler içinde değişse de İstanbul büyük şehir olmaktan hiç vazgeçmemiştir. Ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan gelişiminde nüfus hep ön planda olmuştur. Türkiye'nin en hızlı nüfus artışına sahip olan şehir yerli ve yabancı her kesimin görmek istediği yer olmuştur.
Göç olgusuna değişik bilimsel yaklaşımlardan bakabiliriz ama en önemlisi de konumuz açısından sosyolojik açıdır. Çünkü toplumu, toplumsal hareketlilik biçimlerini, gelişmeyi, çatışmayı, kalkınma ve değişimi çok yakından ilgilendiren bir süreçtir. Bu bağlamda göç: insanların, grupların demografik, coğrafi, ekonomik ve sosyo-politik nedenlerle zaman ve mekânda yer değiştirmesi ile eyleme dönüşen ve eylemin bitiminden sonra da etkileri devam eden bir süreçler bütünüdür
İstanbul'a yakın tarihlerde çeşitli kitlesel göçler olmuştur. Büyük buhranların yaşandığı dünyada, Osmanlı toprak bütünlüğünü her geçen gün kaybediyor ve bundan dolayı o bölgelerde yaşayan Müslüman etnik unsurlar payitahta geliyorlardı. Bu durumu o dönem için İstanbul'un gelişmişlik düzeyi ve merkez konumuyla açıklayabiliriz. Bunla ilgili olarak: Arap, Çerkes, Boşnak, Ermeni, Yahudi, Hıristiyan, Müslüman ve pek çok farklı kimlik göçlerle bir araya gelmiştir. Her kültürün kendine has özellikleri vardır. Ancak farklılık olarak gösterilmekten ziyade aynı yerde, aynı duyguları, sevinçleri, üzüntüleri beraberce yaşamayı öğretmişlerdir.
Burada dikkat çeken nokta, göçmenler ile yerli Anadolu halkının kendilerini temelde birbirinden farklı yani “öteki” gibi görmüyor olmalarıydı. Her ne kadar yerli halk ile göçmenler arasında toprak paylaşımı, yeni hayata intibak edememe, kız alıp verme gibi nedenlerle anlaşmazlıklar ve hatta çatışmalar olmuşsa da, göçmenler ile yerli halkın aynı kültürü, aile yapısını ve hukuk koşullarını paylaşmaları, aynı siyasi idare altında yaşamış olmaları yani benzerliklerin farklardan ağır basması ayrılıkları gidermiştir. Bir yerde göçmen de yerli halk da aynı camiaya ait olduklarını kabul ediyor ve öyle hareket ediyordu. (Karpat, 2010, ss.20-21)
İSTANBUL'A YAPILAN GÖÇLER
1950’li yıllardan itibaren göç dalgasıyla karşı karşıya kalmıştır. İnsanlar İstanbul'u bir kaçış yeri olarak düşünmekte ve hızla İstanbul’a yerleşme çabası içindeydiler. Cumhuriyet döneminde Ankara'nın başkent olması, İstanbul’un önemini ortadan kaldıramamıştır. Bu dönemde de İstanbul, yatırımların ve özellikle sanayi, hizmet ve finans yatırımlarının ulusal ve uluslar arası düzeyde ilgi odağı olma özelliğini devam ettirmiştir. “Ancak kentleşme oranı çok yüksek olan bu kentin nüfusu, doğurganlıktan daha çok dışarıdan aldığı göçlerle artmıştır. Cumhuriyet döneminde ilk nüfus sayımı olan 1927 yılında İstanbul nüfusu 800.000 civarında iken bu miktarın 1945 yılında 1.000.000'u, 1970 yılında 3.000.000'u, 1990 yılında 7.000.000'u ve 2000 yılında 10 milyonu aştığı görülmektedir. İstanbul'un 2010 yılı toplam nüfusu ise 13.255.685 kişidir. Peki, bu hızlı artışın sebebi neydi? Nüfustaki bu hareketlenme sadece İstanbul için mi geçerliydi? Bu ve buna benzer sorular eşliğinde nüfustaki hareketlenmeyi anlamaya çalışabiliriz.
Türkiye’ de 1950'li yıllardan itibaren başlayan göçlerle kentleşme süreci de hızlanmıştır. Göçle birlikte nüfus, belli başlı yerlerde yoğunlaşmıştır. Çalışmamızın amacı, Türkiye’ deki iç göçlerin yönünü belirlemektir. Türkiye’ de iç göçlerin, ekonomik yönden geri kalmış doğu bölgelerinden gelişmiş batı bölgeleri doğrultusunda meydana geldiği varsayılmaktadır. Göçe ilişkin veriler, nüfus sayımı verilerinden elde edilir. Bu nedenle araştırma, 1980’ den başlayıp son nüfus sayımının yapıldığı 2000 yılı itibariyle, bölge ve il bazında sınırlandırılmıştır. Türkiye’ de göçlerdeki artışa paralel olarak, bu olguya ilişkin araştırmalar da artmıştır. İç göçle ilgili araştırmalara bakıldığında, 1960'larda daha fazla olan etütlerin 1970'lerde azaldığı ve bu azalışın sonraki dönemlerde de devam ettiği görülür. Dolayısıyla, 1960'lı yıllar göç çalışmaları açısından “altın yıllar” olarak tanımlanabilir.
1950-65 yılları arasında 90 milyon dönümlük devlet arazisi ekime açılmış, bunun 16 milyonu topraksız köylülere dağıtılmıştır. Dağıtılan bu 16 milyon dönümlük toprak değer olarak daha küçük olan ve dağlık bölgelerde bulunan topraklardır. Geriye kalan 80 milyon dönümlük toprak da kapışılmış demektir (Cem, 2007:405-406). Boratav, 1969 yılında yayınlanan Gelir Dağılımı başlıklı kitabında 1963 tarım sayımındaki toprak dağılımı istatistiklerini yeni bir kırsal dönüşüm araştırmaları yaklaşımına yol açabilecek şekilde yorumlamıştır. 1963 tarım sayımının verilerine ek olarak Köy Envanter Etütlerinin verilerini de kullanan Boratav'a göre tarımda toprak ve gelir eşitsizliğinin var olduğu şüphe götürmez (Boratav, 1969: 114-137 aktaran Akşit, 2006: 133).
Modern Hayatın Zeminleri
Apartman hayatı 1960'lardan itibaren dönüşüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Apartmanlaşma olgusu ile aile yapısı da değişmeye başlamıştır. Önceleri geniş aile şeklinde meydana gelen yaşam tarzı yerini yavaş yavaş çekirdek aileye bırakmıştır. Bir de mahalle açısından bakarsak eğer apartman hayatı ile beraber komşuluk ilişkilerinin de zayıfladığını görmekteyiz. Bunun tek nedeni elbette apartmanlar değildir ancak bu da önemli bir nedendir.
Yıllar içinde İstanbul’un pek çok semti apartmanlarla dolmuş olup yapı farklarını da göz önüne sermeye başlamıştır. Çünkü bir yandan da gecekondu hayatı karşımıza çıkmaktadır. Misalen bir dönem pak tabiatıyla insana huzur veren Tarabya'ya, Osmanlı döneminde keyifli anlamına gelen Tarabiyye denmiştir. Son 20 yıla kadar aşırı konutlaşmamış bu semt özellikle 2000'li yııların başında konutlarla dolup taşmaya başlamıştır.
Ani ve hızlı bir biçimde meydana gelen göç ile nüfusu barındıracak yer bulamayan İstanbul’da gecekondu hayatı yaygınlaşmaya başlamıştır. İstanbul’da ilk gecekondulaşma hareketinin Zeytinburnu'nda olduğu bilinmektedir.
"İstanbul’da ilk gecekondu yerleşmesi 1947’de Zeytinburnu'nda oluştu. Sanayinin mekânsal yerleşimine ilişkin alınan kararlar sonucu deri, tekstil, çimento ve diğer bazı dallardaki iş yerleri Zeytinburnu'nda toplanmıştı. Merkezin doyan bekâr odalarından ve geçiş bölgelerinden taşan nüfus, herhangi bir iş bulma ümidi ile sanayi nüvesinin çevresindeki bu zayıf denetimli tarım alanlarına derme çatma kulübeler yaparak yerleşmeye başladı. İşçilerin böyle kendi olanakları ile yakın çevreye yerleşmeleri işçi ücretlerinin artmasını önlediğinden fabrikalar durumdan memnundu... İstanbul’un bir diğer ağır ve orta sanayi kompleksi olan Eyüp-Rami yakınlarında ikinci büyük gecekondu mahallesi Taşlıtarla kuruldu… 1950’lerde yerleşmeye açılan bu iki büyük ve yoğun gecekondu bölgesinin dışında gene bir sanayi nüvesine bağlı gelişen üçüncü bölge de Kâğıthane çevresi oldu. "(Şenyapılı, 1998, ss.302-303)
Gecekondu hayatı ile beraber gecekondu kültürü denilen kültür ortaya çıkmıştır. Aslında bireyler yaşadıkları yerin kültürünü buralara taşımışlardır.
Ayrıca şehir bu tür karmaşık katmanlı bir yapıyla beden bulurken, şehrin modern insanı bir kimlik bunalımı ve yabancılaşma yaşıyordu. Bu kavram, Türkiye'de farklı bir olgu olarak meydana çıkıyordu. Zira: Türkiye'de kimlik kavramı, tıpkı kültür kavramı gibi, devletin belli yön elimleri içinde belirlenen bir olgudur. Merkezi otorite nasıl toplumun belli bir kültür yönsemesi içine girmesini istiyor ve bunu yönlendiriyorsa, aynı şekilde toplumun üzerinde taşıyacağı bireyin kendisini özdeşleştireceği kimlik de önceden saptanmaktadır. Bir diğer bakış ise ırksaldır. 1970'e kadar Türkiye, toplum olarak birbirinden kopuk ve birbirine kapalı kamplara bölünmüş şekildeydi. Tek noktaya bu yoğun göçten dolayı İstanbul, modern kozmopolit bir kent olmuştur.
![]() |
| 2000'li yıllarda Eminönü... |
Paradoksal gibi dursa da bu gelişmede köyden İstanbul'a yönelik göçün ve sonuçlarının etkisi olmuştur. Bu oluşum, bütün öteki koşullarının yanı sıra Türkiye toplumunun sivilleşmesinde önemli bir rol oynamış, önemli bir işlev üstlenmiştir. Kendisine özgü bir dil, kendisine özgü bir mimari, bir yaşama biçimi, bir müzik geliştiren, kısacası maddi kültürün altyapısına yönelik tüm öğeleri oluşturan kesimler bu süreci başlatmıştır. Bununla birlikte sorun, popüler kültürün bütünüyle kendi haline bırakılması, hatta yüksek ve seçkinci kültürün de kendisini bu potada eritmesidir. Bu, popüler kültürün demokratikleştirme niteliğini hızla ve tam tersi doğrultuda yitirerek, faşizan bir unsur haline gelmesidir. Türkiye kimliği kavramının yeni bir anlam, içerik ve nitelik kazanacağı açıktır. Bunu, modernitenin aşılması sürecinde ortaya çıkmış en önemli, sonuç diye kabul etmek gerekir.
Son söz olarak diyebileceğimiz şey ise İstanbul dünya başkentidir. Kimi zaman resmi kimi zaman resmi olmasa da bu görevi yüzyıllardır başarı ile taşımaktadır. İdari, ekonomik, sosyal sorunları olmuştur ve olacaktır da. Çünkü dünyada böylesine yoğun göç alan başka il yoktur. Haliyle bu da ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın sorunsuz bir dönemin olmasını sağlamayacaktır.
Yakın tarih, biz modern dönemde soluyan insanlar için karışık bir biçimde anlaşılmaktadır. Erken vakte göre bizim görüntüleri anlamlandırabilme kabiliyetimiz, asabiyesi farklı olan kadime nazaran daha keskin çizgilerle ayrılmıştır.
İmajlardaki algı değişikliği her çağda her nesle göre değişse de görüntülerdeki kesin ayrımlar elbet bu kadar farklı kutuplarda değildir. Görüntü üzerinden idrak etmeye çabalarsak evvela "görüntü nedir?" sorusu sorgulamanın temeli olacaktır. "Görüntünün gerçekliği, hakikat ile ne derece ilintilidir? Sun'iliğin gerçek sayıldığı günümüzde, yakın tarihin gösterdikleri ne denli hikmetlidir? İmajlar neden değişken katmanlarla ayrılmıştır?" soruları serüvene çıkma duraklarıdır. Tüm bu sorular elbette kişilerin dünyasındaki gerçeklik kavramına bakışlarıyla değişse de zeminin ifade edilişi aslen aynıdır.
Kökten bir yok oluşa doğru evrilen modern zamanlar, hiççi söylemin amansız gerçekliğini doğrulurken bir sesin hepten her şeyi alaşağı etmesine bağlı kalarak oluş ve değişin o ilkesel zıtlıkta erginleşmesiyle bize yeni kavrayışlar sunacağını hayal etmekten başka ne yapabiliriz ki? Oysa bu durumda bizler için hayal ne kadar da kör bir nokta. Hiçbir kesinliği yok. Tamamen temettünün o pragmatik doğasını bize bahşeden ucube...
Akıl, bilginin keşfiyle sınırlanmış; güzellik, aidiyetiyle açıklanabilir hale gelmiş; tabiat, modernle birlikte yok olmaya yüz tutmuşken insan, defalarca kendi hasbinin üstünlüğünün mutlaklığını tarihler boyunca söyleyip durmuş, en güçlü parçasının iradesi olduğunu tekrarlamış, bütünüyle eşyayı tasavvur etmeye çalışmıştır. Aynı zamanda hayalin kaypak konumunda acziyetin içine girme noktasında hep sorunlar yaşamıştır.
Kişi, tekrarlarca ve bütünüyle haset temayülüne bürünmüş, pür kinle yoğrulmuş bir yaratık kodlamasına sahip olma sıfatını yakalamışken nasıl olur da gerçeğin ta kendisi olduğu konusunda ortak noktaya varabilirdi. Aslî bir iradeden söz etmek hayvanî güdüleri de bulunan kişiye yücelik bağlamında ne vermiştir? Tabii tüm dünya onun önünde amadeydi O da tüm bunların içindeki en şerefli... Bu tanımlama şahsın bütünüyle ötekileştirme ihtiyacından doğan zaruriliktir. Daha sonra tabiatıyla sadece asıl benliğin doğruluğuna inanılacak dolayısıyla kesinlik ortadan kalkacaktır. Modernite paradoksal olarak insanı eşiklere sürükleyip duracaktı. Oysa şeref, fikir ve hissiyat ile ilgilidir. Ah şu şerefli mahluk nasıl da büyüyor kendi içine doğru. Ve yaratımları onu nasıl da sarmalıyor...
Oluşturduğu kaba tarih ile gerçeğin ne denli kendi özünde olduğunu göstermeye çalışıyor. Amaçladığı, tecrübelerden ilham almaksa neden böyle şaşkın ve yanlışa doğru sürüklenmekte. Ah sen latifin ne olduğunu bilmeyen, çirkin vasıflı şey, seni zavallı yığın... Gideceğin yer belli, tarihin çöpünün sürüklendiği yerin yakınlarına... Hem de o eski süslerini takınıp hazırlandığın kandillerinle, tükettiğin o yoklaşmışla.
Yeryüzü tümüyle belirdi:
Yunan sokağında düzen gidiyordu.
Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.
Halklar gördüm.
Şehirler gördüm.
Ovalar, dağlar gördüm.
Suyu gördüm, toprağı gördüm.
Işık ve karanlık gördüm.
Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm... (Sohrap Sipehrî, Suyun Ayak Sesleri)
Ne güzel özetlemiş Sohrap, tüm insanlığı. Bu kısa ve öz tasnif modern dönemin en büyük haykırışının göstergesidir. Tüm insanın o zül yanını ne kadar da şairane örmüş.
İlişikliğe göre yaşamaktayız. Karmaşık zamanların insanlarıyız. Zihni parçalarcasına büyüyen şeyler çukurunun içinde. Hoşnut değiliz. Anlamlandıramama hastalığı içinde yitip gidecek ömürler o kadar biçare ki... Beş yıllık ekonomi planlarından geleceğe doğru ilerleyen, işleri iktisat dahilinde düzene koymaya çalışan devlet ve o devlete tabii toplum. Akşama aç kalma korkusu düşüncelerine gem vurmuş. Ne vahim! Ne vahim!
Çatışmalarda durağan, üzerinde yaşadığımız zeminde. Bunun adı "uyum" ve bu uyum korkunçtur.
Her dudakta aynı rezil şikâyet: yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını 'yaşanmaz'laştıranlardır. (Cemil Meriç - Bu Ülke)
Görüntünün sadeliği arttıkça olaya daha deruni yaklaşmak mümkün olmakta. "Vatanı yaşanmazlaştıranlar" demiş Cemil Meriç, ne iyi demiş, yakaladığı her nokta nasıl da sivri. Aklının doruklarındaki kıvrımlar uzanıvermiş fikirlerin kımıltısına, toprağın her karışına, ilmek ilmek örmüş fikriyatıyla onu. Yakın tarihteki bu amansız anlamsızlığa nasıl da gergef geçirmiş. Ezcümle değindiği konular ile tüm bu yapay düşünceleri nasıl da alaya alıyor..
Tarihe ilerlemeci anlayışla bakanların, coğrafyadan şikayet etmesi ne de gülünç. Peki sen ey zayıf kişi, sen, nasıl böylesin? Anlamsız bir kıpırtı içinde, böylesine söylenen ve bomboş bir yaşam kabulü içinde! Ah sen zamanın anlamsızlaştırdığı insan ne ahmak ne budala ne bedbin... Özümseme dürtülerinden şüphemiz yok. Bu şekildeki sözlerin zaaflarının yansıması, akletmemenin yansıması, duçar olduğun bu zemini hak dahi etmemektesin.
"Ama zaaflar diyoruz. İnsan unsuru diyoruz. Anlamsal yoksunluk diyoruz." Evet bugünün insanı, yakın tarihte, tarihin en hoyrat vaktinde, yeryüzünde yorguncasına konaklamakta. Buna rağmen olağan, ondan hiçbir zaman uzaklaşmamakta. Tesadüfi düzen diyerek, görüntüdeki hakikate inanmayarak, iştihası doğrultusunda yaşamakta. Çoğu zaman ona bahşedilenin de hesabını sorup, kıymetliliğini göstermekte! Şikayet ve isyan arsındaki farkı algılayamamakta!
Her insan çağından sorumludur. Bu bağlamda düşünüyorum ‘tanıklık’ olgusunu. İnandığım öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla birlikte, soruşturmayı ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak. Sonucu doğrudan etkiler.
İmajlardaki algı değişikliği her çağda her nesle göre değişse de görüntülerdeki kesin ayrımlar elbet bu kadar farklı kutuplarda değildir. Görüntü üzerinden idrak etmeye çabalarsak evvela "görüntü nedir?" sorusu sorgulamanın temeli olacaktır. "Görüntünün gerçekliği, hakikat ile ne derece ilintilidir? Sun'iliğin gerçek sayıldığı günümüzde, yakın tarihin gösterdikleri ne denli hikmetlidir? İmajlar neden değişken katmanlarla ayrılmıştır?" soruları serüvene çıkma duraklarıdır. Tüm bu sorular elbette kişilerin dünyasındaki gerçeklik kavramına bakışlarıyla değişse de zeminin ifade edilişi aslen aynıdır.
Kökten bir yok oluşa doğru evrilen modern zamanlar, hiççi söylemin amansız gerçekliğini doğrulurken bir sesin hepten her şeyi alaşağı etmesine bağlı kalarak oluş ve değişin o ilkesel zıtlıkta erginleşmesiyle bize yeni kavrayışlar sunacağını hayal etmekten başka ne yapabiliriz ki? Oysa bu durumda bizler için hayal ne kadar da kör bir nokta. Hiçbir kesinliği yok. Tamamen temettünün o pragmatik doğasını bize bahşeden ucube...
Akıl, bilginin keşfiyle sınırlanmış; güzellik, aidiyetiyle açıklanabilir hale gelmiş; tabiat, modernle birlikte yok olmaya yüz tutmuşken insan, defalarca kendi hasbinin üstünlüğünün mutlaklığını tarihler boyunca söyleyip durmuş, en güçlü parçasının iradesi olduğunu tekrarlamış, bütünüyle eşyayı tasavvur etmeye çalışmıştır. Aynı zamanda hayalin kaypak konumunda acziyetin içine girme noktasında hep sorunlar yaşamıştır.
![]() |
| Andrey Tarkovski'nin 83 yapımı Nostalji adlı filmindeki ünlü mum sahnesinden bir kare. |
Oluşturduğu kaba tarih ile gerçeğin ne denli kendi özünde olduğunu göstermeye çalışıyor. Amaçladığı, tecrübelerden ilham almaksa neden böyle şaşkın ve yanlışa doğru sürüklenmekte. Ah sen latifin ne olduğunu bilmeyen, çirkin vasıflı şey, seni zavallı yığın... Gideceğin yer belli, tarihin çöpünün sürüklendiği yerin yakınlarına... Hem de o eski süslerini takınıp hazırlandığın kandillerinle, tükettiğin o yoklaşmışla.
![]() |
| Modern İran şairi Sohrap Sipehrî'nin bir fotoğrafı. 60'lar, Tahran yakınları. |
Yeryüzü tümüyle belirdi:
Yunan sokağında düzen gidiyordu.
Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.
Halklar gördüm.
Şehirler gördüm.
Ovalar, dağlar gördüm.
Suyu gördüm, toprağı gördüm.
Işık ve karanlık gördüm.
Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm... (Sohrap Sipehrî, Suyun Ayak Sesleri)
Ne güzel özetlemiş Sohrap, tüm insanlığı. Bu kısa ve öz tasnif modern dönemin en büyük haykırışının göstergesidir. Tüm insanın o zül yanını ne kadar da şairane örmüş.
İlişikliğe göre yaşamaktayız. Karmaşık zamanların insanlarıyız. Zihni parçalarcasına büyüyen şeyler çukurunun içinde. Hoşnut değiliz. Anlamlandıramama hastalığı içinde yitip gidecek ömürler o kadar biçare ki... Beş yıllık ekonomi planlarından geleceğe doğru ilerleyen, işleri iktisat dahilinde düzene koymaya çalışan devlet ve o devlete tabii toplum. Akşama aç kalma korkusu düşüncelerine gem vurmuş. Ne vahim! Ne vahim!
Çatışmalarda durağan, üzerinde yaşadığımız zeminde. Bunun adı "uyum" ve bu uyum korkunçtur.
![]() |
| Cemil Meriç 55'te gözleri görme yetisini yitirmişti. |
Her dudakta aynı rezil şikâyet: yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını 'yaşanmaz'laştıranlardır. (Cemil Meriç - Bu Ülke)
Görüntünün sadeliği arttıkça olaya daha deruni yaklaşmak mümkün olmakta. "Vatanı yaşanmazlaştıranlar" demiş Cemil Meriç, ne iyi demiş, yakaladığı her nokta nasıl da sivri. Aklının doruklarındaki kıvrımlar uzanıvermiş fikirlerin kımıltısına, toprağın her karışına, ilmek ilmek örmüş fikriyatıyla onu. Yakın tarihteki bu amansız anlamsızlığa nasıl da gergef geçirmiş. Ezcümle değindiği konular ile tüm bu yapay düşünceleri nasıl da alaya alıyor..
Tarihe ilerlemeci anlayışla bakanların, coğrafyadan şikayet etmesi ne de gülünç. Peki sen ey zayıf kişi, sen, nasıl böylesin? Anlamsız bir kıpırtı içinde, böylesine söylenen ve bomboş bir yaşam kabulü içinde! Ah sen zamanın anlamsızlaştırdığı insan ne ahmak ne budala ne bedbin... Özümseme dürtülerinden şüphemiz yok. Bu şekildeki sözlerin zaaflarının yansıması, akletmemenin yansıması, duçar olduğun bu zemini hak dahi etmemektesin.
"Ama zaaflar diyoruz. İnsan unsuru diyoruz. Anlamsal yoksunluk diyoruz." Evet bugünün insanı, yakın tarihte, tarihin en hoyrat vaktinde, yeryüzünde yorguncasına konaklamakta. Buna rağmen olağan, ondan hiçbir zaman uzaklaşmamakta. Tesadüfi düzen diyerek, görüntüdeki hakikate inanmayarak, iştihası doğrultusunda yaşamakta. Çoğu zaman ona bahşedilenin de hesabını sorup, kıymetliliğini göstermekte! Şikayet ve isyan arsındaki farkı algılayamamakta!
![]() |
| İlhami Çiçek Şair Pendik Lisesinde öğretmen iken, 80. |
Her insan çağından sorumludur. Bu bağlamda düşünüyorum ‘tanıklık’ olgusunu. İnandığım öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla birlikte, soruşturmayı ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak. Sonucu doğrudan etkiler.
Çağımız korku çağıdır. Umut’la dengelenmediği için, erdem’e yer yok bünyesinde. Korkunç bir biçimde ‘sınırsız ilerleme’ melankolisiyle başı dönmüş. Bu yüzden hiçbir kutsal tanımıyor. Maddesel ve duygusal olanı abartarak, Tanrısalı yadsıyan bir uygarlık yönlendiriyor bu çağı Batı uygarlığı. Çağdaş bilim özerklik savlarıyla aşkınlığa inanmıyor. İnsan yalnız. Bütün ilişkilerinde eşyanın gölgesi. İnsanın temel eğilimleriyle, çağın eğilimlerinin böylesine çeliştiği bir başka çağ var mı sorusu hızla gündemlere giriyor... (İlhami Çiçek - Şairin vefatından sonra terekesinden çıkan yazılı bir mülakattan bir kısım.)
Tanık olmak: şehre, yurda, insana, göğe... Değinilen noktalar nasıl da yekpare. Ama bu tespitlerin hepsi devrin yaşayanlarına isnaden yapılmıştır. Boşluğun görüntüsünü göstermek için. Yazık ki o boşluktakiler teveccüh ettiği şeyin çelişkisini anlama kabiliyetlerini çoktandır yitirdi.
Tanık olmak: şehre, yurda, insana, göğe... Değinilen noktalar nasıl da yekpare. Ama bu tespitlerin hepsi devrin yaşayanlarına isnaden yapılmıştır. Boşluğun görüntüsünü göstermek için. Yazık ki o boşluktakiler teveccüh ettiği şeyin çelişkisini anlama kabiliyetlerini çoktandır yitirdi.
![]() |
| Said Halim Paşa'nın gençlik yıllarından kalma bir resmi. |
Ama biz, yeni ve meçhul olan her şeye karşı gösterdiğimiz bu garip tutkunluğu, sonsuz bir ilerleme aşkı gibi anlıyor, hatta bununla iftihar ediyoruz. Gerçekte ise, hatalı anlayış ve düşünceler üzerine kurulmuş, yalancı bir alem üzerinde yaşamaktayız. Bugünkü ruhî ve fikrî durumumuzun sebebi işte bu haldir.
Gerçek, bizim hayata bakışımızın dışında kalıyor. Böylece biz, doğruyu yanlışa, gerçeği hayale, hak yolu sapkınlığa, olmamışı olmuşa, mümkünü imkânsıza katarak, en olmayacak plân ve hayallerden saadet umuyoruz. Görülüyor ki, büyük hatalar, büyük hakikatler kadar sadedir... (Said Halim Paşa - Buhranlarımız ve Son Eserleri)
Modern insanın temellük edindiği zeminin başladığı noktalar bize pek uzak değil. Buna rağmen bizi tahakküm altına alan bu sanal görüntünün düzlemi nasıl da bulanık. Anlaşılmaz noktaları ile her şeyi birbirine karıştıran insanın eşyayla, vakitle, görüntüyle olan münasebeti ne de sıradan. Bu müphem hali Said Halim Paşa'da anlamlandıramamış olacak ki "Fikrî Buhranlarımız" bölümünden şöyle belirsizce sual etmekte: "Acaba kader bizi daima bir aşırılıktan ötekine düşmeye mi mahkûm edecek?" Düşüncesi derin bu adamın söyledikleri pek de yaman! Nitekim İtalya'da herkesin gözleri önünde 6 Aralık 1921'de bir Ermeni komitacı(bir başka aşırılık!) tarafından öldürüldü.
Üç kişi konuşuyor kendi aralarında,üç biyoloji uzmanı
Ben kendi yarattığım yolda duruyorum
Öyle hep duruyorum
Cadı ağaçları ne ölü değildirler, ne de hiç yaşamazlar
Biz bunu anladıksa artık gidelim
Ne kadar gitsek o kadar çok iyidir
Son sözü köşedeki bir öğrenci söyledi
Gören var mı, dedi, cadı ağacını
Cadı ağacını yani
Yok, değil mi
Kuru gözler kuru şeyleri hiç göremezler
Ve düş içinde yaşayanlar düş içindekileri (Edip Cansever - Cadı Ağacı II)
İnsan, “varlığın unutulmuşluğunun temel deneyimine” ilişkin bir arayıştadır. Modern dönemim o kulakları sağırlaştıran gürültüsüne karşı kendisinden çabucak uzaklaşan varlığın görüntüsünü bir defa içinde hissedebilmek için insan nasıl da yakarmakta. Varlığın amansızca yok oluşunu izlediği halde temaşasının derin olmayışından dolayı bakışı hiçe doğru ilerliyor. Yansıma görüntüler ve boş söz öbeklerinden başka elinde cılız bir "şey" ile kalakalıyor.
Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor (Edip Cansever - Bezik Oynayan Kadınlar)
Yanılmak ki görüntüyü derinleştirme kudretini de içinde bulundurur. Ama meydana belirmesi kişinin bilincindeki "aslî görüntü" yetisiyle alakalıdır. Eğer bu ilgi insanı hükmü altına alıyorsa; seyretmek fiili eylemsizleşiyor. Artık ne mevcudiyet, ne meşgale, ne de hareket bildiriyor. O anın yetersizliğinden sonra özün neliğinden bihaber amaçsızlıkla ayırma yetisinin yokluğu içinde devinip duruyor.
Derinleşemeyen kişi de en ahmak duygularıyla ulaştığı sonuçlara gerçekmişcesine bağlanarak körelmiş fikriyatıyla müptezel bir avuntu içinde yeknesaklaşır. Ama anlamın o yoğun görüntüsü ile bilfiil "doğru"nun veyahut "aslî görüntü"nün, açılma yaşadığını görür. Bu tasnif şununla tanımlanabilinir: "Tehlikenin olduğu yerde kurtaran gücün de onunla birlikte açıldığı" şuur edilir.
Dünyanın içinde, biz buradayız, dünyanın içinde. Her zaman ki(an?) uğraşlar içinde. Dünyada, dünyadan, dünyaya uymuş... Biz buradayız ve bizi oluşturan bu yapılar ve bu yapıların açımlanma olanakları öncelikle bir bütün olarak anlaşılmalıdır. Görüntünün belirtili hallerinden zamanın içinde bizi varoluşça bir erginliğe ilerletecek, bir duyuya bezeyip, dünyadanlığın o görüntüsünden ayrıştırabilir. Bu ayrımın körükleyicisi kuşkusuz kaygıdır. Varlık sorusunun amansızlığı karşısında kişi, "kendi önündeki nesnelerden" ve bir köşeye "atılmışlık"ından kaygının körüklediği o büyük ateşle görüntünün anlığını sonsuzleyin delip geçebilir. Kaygı ile "Bulunuş" ve "Anlam"ın asıl değerinin keşfi sağlanır. Kişi, görüntünün sahte aydınlığına, sanrılarının yanlışlığına verdiği tepki ile, iyi ettiren bir merhem ile; en lanetli yaraları iyileştiren, tarihin boşalmışlığını dahi önemsizleştiren, günü gerçekten aydın eden bir "açılma"ya doğru yola koyulur.
Varsın Yunus'un şu mısraları ile noktalayalım:
Bilenlere sormak gerek bu tendeki can neymiş
Can hod Hakkın kudretidir damarda ki kan neymiş
Fikir yumuş oğlanıdır endişe kaygı kanidir
Bu ah-u vah aşk donudur taht oturan han neymiş
Şükür onun birliğine yok iken uş var eyledi
Çünkü asıldan biz yoğuz mülk-ü hunuman neymiş
Çalap veribdi bizi var dünyayı görün diye
Bu dünya hod baki değil mülke Süleyman neymiş
Sorun Taptuklu Yunus'a bu dünyadan ne anladı
Bu dünyanın kararı yok sen neymiş ben neymiş.
Gerçek, bizim hayata bakışımızın dışında kalıyor. Böylece biz, doğruyu yanlışa, gerçeği hayale, hak yolu sapkınlığa, olmamışı olmuşa, mümkünü imkânsıza katarak, en olmayacak plân ve hayallerden saadet umuyoruz. Görülüyor ki, büyük hatalar, büyük hakikatler kadar sadedir... (Said Halim Paşa - Buhranlarımız ve Son Eserleri)
Modern insanın temellük edindiği zeminin başladığı noktalar bize pek uzak değil. Buna rağmen bizi tahakküm altına alan bu sanal görüntünün düzlemi nasıl da bulanık. Anlaşılmaz noktaları ile her şeyi birbirine karıştıran insanın eşyayla, vakitle, görüntüyle olan münasebeti ne de sıradan. Bu müphem hali Said Halim Paşa'da anlamlandıramamış olacak ki "Fikrî Buhranlarımız" bölümünden şöyle belirsizce sual etmekte: "Acaba kader bizi daima bir aşırılıktan ötekine düşmeye mi mahkûm edecek?" Düşüncesi derin bu adamın söyledikleri pek de yaman! Nitekim İtalya'da herkesin gözleri önünde 6 Aralık 1921'de bir Ermeni komitacı(bir başka aşırılık!) tarafından öldürüldü.
![]() |
| Edip Cansever 60'lar... Darbeler dönemi... Artık yenilmişlik ve umutsuzluk hisleriyle... |
Üç kişi konuşuyor kendi aralarında,üç biyoloji uzmanı
Ben kendi yarattığım yolda duruyorum
Öyle hep duruyorum
Cadı ağaçları ne ölü değildirler, ne de hiç yaşamazlar
Biz bunu anladıksa artık gidelim
Ne kadar gitsek o kadar çok iyidir
Son sözü köşedeki bir öğrenci söyledi
Gören var mı, dedi, cadı ağacını
Cadı ağacını yani
Yok, değil mi
Kuru gözler kuru şeyleri hiç göremezler
Ve düş içinde yaşayanlar düş içindekileri (Edip Cansever - Cadı Ağacı II)
İnsan, “varlığın unutulmuşluğunun temel deneyimine” ilişkin bir arayıştadır. Modern dönemim o kulakları sağırlaştıran gürültüsüne karşı kendisinden çabucak uzaklaşan varlığın görüntüsünü bir defa içinde hissedebilmek için insan nasıl da yakarmakta. Varlığın amansızca yok oluşunu izlediği halde temaşasının derin olmayışından dolayı bakışı hiçe doğru ilerliyor. Yansıma görüntüler ve boş söz öbeklerinden başka elinde cılız bir "şey" ile kalakalıyor.
Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor (Edip Cansever - Bezik Oynayan Kadınlar)
Yanılmak ki görüntüyü derinleştirme kudretini de içinde bulundurur. Ama meydana belirmesi kişinin bilincindeki "aslî görüntü" yetisiyle alakalıdır. Eğer bu ilgi insanı hükmü altına alıyorsa; seyretmek fiili eylemsizleşiyor. Artık ne mevcudiyet, ne meşgale, ne de hareket bildiriyor. O anın yetersizliğinden sonra özün neliğinden bihaber amaçsızlıkla ayırma yetisinin yokluğu içinde devinip duruyor.
Derinleşemeyen kişi de en ahmak duygularıyla ulaştığı sonuçlara gerçekmişcesine bağlanarak körelmiş fikriyatıyla müptezel bir avuntu içinde yeknesaklaşır. Ama anlamın o yoğun görüntüsü ile bilfiil "doğru"nun veyahut "aslî görüntü"nün, açılma yaşadığını görür. Bu tasnif şununla tanımlanabilinir: "Tehlikenin olduğu yerde kurtaran gücün de onunla birlikte açıldığı" şuur edilir.
Dünyanın içinde, biz buradayız, dünyanın içinde. Her zaman ki(an?) uğraşlar içinde. Dünyada, dünyadan, dünyaya uymuş... Biz buradayız ve bizi oluşturan bu yapılar ve bu yapıların açımlanma olanakları öncelikle bir bütün olarak anlaşılmalıdır. Görüntünün belirtili hallerinden zamanın içinde bizi varoluşça bir erginliğe ilerletecek, bir duyuya bezeyip, dünyadanlığın o görüntüsünden ayrıştırabilir. Bu ayrımın körükleyicisi kuşkusuz kaygıdır. Varlık sorusunun amansızlığı karşısında kişi, "kendi önündeki nesnelerden" ve bir köşeye "atılmışlık"ından kaygının körüklediği o büyük ateşle görüntünün anlığını sonsuzleyin delip geçebilir. Kaygı ile "Bulunuş" ve "Anlam"ın asıl değerinin keşfi sağlanır. Kişi, görüntünün sahte aydınlığına, sanrılarının yanlışlığına verdiği tepki ile, iyi ettiren bir merhem ile; en lanetli yaraları iyileştiren, tarihin boşalmışlığını dahi önemsizleştiren, günü gerçekten aydın eden bir "açılma"ya doğru yola koyulur.
Varsın Yunus'un şu mısraları ile noktalayalım:
Bilenlere sormak gerek bu tendeki can neymiş
Can hod Hakkın kudretidir damarda ki kan neymiş
Fikir yumuş oğlanıdır endişe kaygı kanidir
Bu ah-u vah aşk donudur taht oturan han neymiş
Şükür onun birliğine yok iken uş var eyledi
Çünkü asıldan biz yoğuz mülk-ü hunuman neymiş
Çalap veribdi bizi var dünyayı görün diye
Bu dünya hod baki değil mülke Süleyman neymiş
Sorun Taptuklu Yunus'a bu dünyadan ne anladı
Bu dünyanın kararı yok sen neymiş ben neymiş.
...
Oryantalizm I: Giriş
Oryantalizmin sözcük anlamı, Latince "oriens" kelimesine dayanmaktadır. Gerçek manada doğuyu yani Arapça ifadesiyle "şark"ı coğrafi olarak göstermektedir.
Oryantalist ise batının kendini batı diye adlandırmasından sonra öteki olan doğuya isim verme ve onu keşfetmeye çalışmasıyla doğuyu inceleyen ve oralara çeşitli seferlerde bulunan insanlara kendince verdiği isimdir. Zamanen bu isimlendirme 18 ve 19. yüzyıllara denk gelmektedir. Lakin bu yoğun inceleme furyasının öncesinde batı insanı, doğuya olan bakışlarını ve kırılma noktası olan 18 ve 19. yüzyıllarda ne gibi söylemlerin olduğu ve yeni cumhuriyetin fikri köklerini incelemek bu yazıda dikkat edilecek unsurlardandır.
Meseleye geç yüzyıllardan başlamak yerine biraz daha erken çağlara, batının klasisizmi oluşturduğu devirlere kadar götürmek mümkündür. Avrupa topraklarında çetin fikri çatışmaların geçtiği 15 ve 16. yüzyıllarda burjuva sınıfı yavaşça yükselmeye başlamaktaydı. O dönemde o topraklardan bir ad duyulmaktadır. Batı kendini tanımlama isteği doğrultusunda topraklarına Avrupa adını uygun görmüştü. Bu mukadder bir birlikteliğin adıydı. Birlikteliği en iyi anlatan imaj kuşkusuz Sebastian Münster'in 1544'de erken olarak yayımladığı çeşitli edisyonlarla 1570'de son halini alan Kozmoğrafya(Cosmographia) adlı eserindeki "Avrupa Kraliçesi" isimli haritasıdır. Bu resme göre Avrupa toprakları üzerine nakşedilmiş bir kadın ve bu kadının Sicilya'ya kadar uzanan sağ elinde bir güneş, tüm Kuzey Avrupa'sını saran sol elindeyse mukaddes bir simge tutmaktadır. Tam olarak anlaşıldığı üzere Avrupa artık fikri bütünlüğünü sağlamak üzeredir, en büyük düşmanları ötekiye yani doğuya kin besleyip onu bütün kötülüklerin kaynağı olarak görmeye başlayacaklardır. Lakin o döneme bakıldığında bu nefretin sebebi bugünün şartlarıyla çok anlaşılırdır. Mesela Giovanni Paolo Marana'nın İtalyanca olarak ilk cildini yazdığı Türk Casusunun Mektupları(Letters Writ by a Turkish Spy / L'Espion Turc)adlı kitap o dönem bayağı tartışılmıştır. Zira iddiaya göre bir Türk casusu, o dönemde Avrupa'nın merkezi olan Fransa'daki olayları İstanbul'a divan üyelerine taşımaktadır. Daha sonra 1684 ve 1688 yılları arasından Fransızca'ya ondan sonra da 1691 ve 1694 arasında İngilizce'ye çevrilmiştir. Çeviricileri hep bir önceki çeviriye isnaden eserin hacmini arttırmışlardır. Bazı kişiler bunun bir kurgu olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise eserdeki mektupların tarihlerine, gönderildikleri kişilere bakarak olayın tamamen tutarlılığını göstermişlerdir. Şayet kurgu dahi olsa o dönem Avrupa insanının Osmanlı'yı güncel olarak gözlemlediği ve siyasi her olayda takip ettiği anlaşılmaktadır. Eser 18. yüzyılda tamamen popüler olmuş ve o dönemin bir başka oryantalisti Daniel Defoe da eseri genişleterek 1718'de yayımlamıştır. O dönemde nerede bir yenilgi, nerede bir kötülük, nerede bir spekülatif durum var arkasında hep "Türkler" olmuştur. Yani asıl güç kimdeyse o, hep onu yapandır anlayışı! Ama Türkler'in böyle adlandırılması bilimde, devlet yönetiminde ve halkın refahı konusunda her zaman üstün olmasından da kaynaklanmaktadır. Buna rağmen Avrupa insanı, kendini mağrur görse de Osmanlı İmparatorluğunun fikri her hareketinden teessür etmiş, ihtiyaç dahilinde yararlanmış ve onun tebaası gibi ona tetebbu etmiştir. Misalen kendini "devlet-i ebed müddet" olarak adlandıran Osmanlı Devletinin duraklama devresi olarak bilinen 17. yüzyılda, payitahtta yaşayan on beş bin civarı Avrupa burjuvazisi bunun pek mühim bir kanıtıdır. Başka bir örnek ise Armand Jean du Plessis de Richelieu diğer adıyla Kardinal Richelieu'nun kendi eliyle kurduğu kütüphanedeki eserlere baktığımızda büyük çoğunluğunun Türkçe olduğunu ve Osmanlı bünyesinde ihtiva edilen bilim eserleri olduğu görülür. Hayli ilginç bir başka örnek ise Moliere'in Kibarlık Budalası isimli eserine de yansımıştır. Başkahraman Mösyö Jourdain'in konuşmaya çabaladığı latif dil Türkçe'dir. Bu oyun bundan ortaya çıkan "Türkeri (Turquerie)" modasını, özellikle 4. v3 5. perdelerinde, yansıtmaktadır. Bu moda 1669'da Fransa Paris'e elçi olarak gönderilmiş olan ve Fransa Kralı "XIV. Louis"'in huzuruna çıkmış olan "Müteferrika Süleyman Ağa" dolayısıyla ortaya çıkmıştı. Bu elçi Fransız Kralı'nın huzurunda, Osmanlı sultanının sarayının, kendine "Güneş Kral" ismini uygun gören, Fransız Kralı XIV. Louis'in sarayından kat kat güzel olduğunu söyleyerek Fransızlar arasında bir skandal yaratmıştı. Hal böyleyken aynı tiplemeleri yani asıl deyimiyle alafrangalığı Osmanlı'nın ilk dönem romancıları da Fransızlar'a özenen tiplemeler üzerinden gösterecektir.
Görüldüğü üzere batı münevverleri Osmanlı'ya dolayısıyla doğuya bayağı ilgi göstermekte ve onun bu büyüklüğünün sebebini aramaktadır. Daha sonra bu ilgi, asıl amacının ne olduğunu belirtecektir: "Doğuyu sömürmeye yolları..." Bu sömürüden önce erken dönem şarkiyatçıları, paylarına düşeni almaya çalışırken, oryantalizmin asıl beden bulduğu yüzyıllarda batılılar artık doğuyu sadece tahayyülerinde sınırlı tutacaklardır. Modern dönemde ise doğu, çıkılması zor bataklıklara saplanacaktır.
Edward Said’in 1978 yılında neşrettiği Oryantalizm adlı eseri Sosyal Bilimlerde etkisi bugün de devam eden tartışmalara yol açmıştır. Said, Batı’da yapılan şarkiyat çalışmalarının masum bir bilgiden ziyade batının doğu üzerindeki hegemonya arzularına hizmet ettiği düşüncesindedir. Bu amacın gerçekleştirilmesi için tarih boyunca olumsuz bir doğu imajı ortaya konmuş, ilahiyattan filolojiye, resimden güzel sanatlara kadar bu imaj tutarlı ve birbirini tamamlayacak şekilde işlenmiştir.
Said'in bu tenkidiyle oryantalizm yeniden yorumlanmıştır. Onun Oryantalizm adlı eseri için Cemil Meriç şu tanımlamayı yapmaktadır: "Sömürgeciliğin keşif kolu!" Said'e göre Batı bilgi-iktidar ilişkisinden hareketle, kendini tanımlamak, sömürgeci niyetlerini haklı göstermek ve bu amacını gerçekleştirmek adına hayalî bir Doğu üretmiştir. “Ben ve diğerleri” ayrımından hareketle dünyanın merkezine kendisini koyan Batı, Ortaçağ'dan itibaren Doğu kültürleri, medeniyetleri ve inançları etrafında başlattığı şarkiyat çalışmalarıyla kendi Doğu’sunu oluşturmuş, bu çalışmalar neticesinde ortaya çıkan ve akla gelen bütün olumsuzlukların yüklendiği Doğu imajını günlük hayattan siyasete, sosyal bilimlerden güzel sanatlara
kadar hemen hemen hayatın her sahasında kullanıma sokmuştur. Bu bilgiye göre Doğu ile Batı arasında her alanda derin farklılıklar söz konusudur. Batı, aklı ve rasyonel düşünme yeteneği sayesinde insanlığın en ileri aşamasını temsil etmektedir. Aklını kullanma yeteneğinden ve tarihten yoksun, tarihin dışında yaşayan Doğu'nun kendi başına bu gelişmeleri gerçekleştirmesi mümkün değildir. Ayrıca Batı, tembelliği, uyuşukluğu, çalışma disiplininden yoksunluğu, günahkarlığı, cinselliğe düşkünlüğü, zorbalığı temsil eden geri kalmış gayri medeni Doğu üzerinde vesayet ve tasarruf hakkına sahiptir. Özellikle 19. yüzyıldan sonra Batı'nın Doğu üzerinde gerçekleştirdiği sömürge ve işgal gayretleri bu vesayet ve tasarruf hakkını kendisinde görmesinin neticesindedir. Said'e göre etki alanı geniş “kültürel ve siyasal bir olgu” olan oryantalizm saf ve masum bir bilgi disiplini değildir ve bu yönüyle sorgulanması gerekir (Said'in Oryantalizm adlı eserinden).
Yine aynı eserden bazı bölümler: Said, "Doğu"nun çok eski çağlardan bu yana garip yaratıklarla dolu, şaşırtıcı anılar ve görüntüler taşıyan ve doğaüstü olaylarla bezenmiş bir fanteziler dünyası olarak Avrupalılar tarafından yaratıldığını‟ söyler. (Said 1998, 11) Batı'nın Doğu'ya olan bu ilgisi sömürgecilik sonrası faaliyetleri ve sonrasında daha da artmıştır çünkü Doğu artık sadece yakın bir komşu olmakla kalmaz Batı'nın en geniş ve en zengin sömürgelerinin bulunduğu mekân hâline gelir. Bunun da ötesinde Doğu, fikirleri, hayalleri, kişiliği ve deneyleri ile kontraslar yaratarak Avrupa'nın ya da Batı'nın tarifini kolaylaştırmaktadır. Böylelikle „Avrupa sadece şekil olarak ele aldığı alçaltılmış ve saptırılmış bir Doğu kavramı ile kendi kültürünü belirlemekte ve güçlendirmektedir.‟ (Said 1998, 15)
Belirtilmelidir ki Edward Said Batı ile ilişkiler noktasında Osmanlı, dolayısıyla Türkiye tecrübesini eserinde ele almamıştır. Daha çok Orta Doğu ve Hindistan üzerinde durmuştur. Bu durum Said’e yöneltilen eleştiriler arasındadır. Bununla birlikte Batı’nın Doğu ile ilgili oluşturduğu imaj yelpazesinde Türkiye'nin yeri diğer ülkelerden farklı değildir. Dolayısıyla oryantalizm bizi direkt ele almasa da dolaylı yoldan ilgilendirmektedir. Çünkü Batı’dan Doğu’ya seyahatin sembollerinden birisi olan Orient Ekspresin son durağı İstanbul’dur. Özellikle 19. yüzyıldan sonra oluşturulmuş edebî ve siyasî metinlerde, oryantalist resim örneklerinde ortaya konulan Türk imajı ile Doğulu imajı birbirinin aynıdır. Batı basınındaki kimi örneklere bakarak bu imajın yer yer bugün de varlığını devam ettirdiğini gözlemlemek mümkündür.
Edward Said’in Batı’daki Şarkiyat çalışmalarını yukarıda çizdiğimiz çerçevede Batı’nın Doğu üzerindeki hegemonyasına hizmet etmekle suçlaması derin tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmalar günümüzde de devam etmektedir. Gerçi Batı’da gerçekleştirilen Şarkiyat çalışmalarına ve Doğu ile ilgili yazılan eserlere Doğulu fikir adamları ve aydınların eskiden beri mesafeli yaklaştıklarını ve eleştirel baktıklarını biliyoruz. Başlangıçtan itibaren Batı’da özellikle İslamiyet etrafında yapılan çalışmalar çoğu kere eleştirilmiş, bu eserler hakkında reddiyeler yazılmıştır. Aynı mesafeli tutum oryantalizmin kurumsallaştığı ve akademik bir disiplin haline geldiği 19. yüzyıldan sonra da devam etmiştir. Bu minvalde Avrupa’da çıkan İslam ve Türkiye aleyhindeki neşriyat için Namık Kemal’in yazdığı “Avrupa Şarkı Bilmez” (İbret, nr 7, 22 Haziran 1872) makalesi ve Fransız düşünür Ernest Renan’ın “İslam ve Bilim” başlıklı konferans metninde savunduğu "İslamiyet terakkiye manidir" mealindeki düşüncesini reddetmek için 1884 yılında kaleme aldığı Renan Müdafaanamesi örnek gösterilebilir. Aynı savunma refleksini misyoner propagandalarına karşı koymak maksadıyla Müdafaa’larını (c. I-III, 1883, 1885) kaleme alan Ahmet Midhat Efendi’de de görüyoruz. Ülkemizde Batı etkisinde gerçekleştirilmeye çalışılan yeniliklerin yanında yer alan bir kısım aydınımız aynı şekilde Batı’nın ilim adı altında kültürümüze ve medeniyetimize yaptığı haksız saldırıların karşısına çıkmıştır. Bu tutum daha sonraki dönemlerde de kendisini gösterecektir.
Said'in ortaya attığı bu tür oryantalizm küresel anlamda büyük bir güç ve etkiye sahip olmuştur. Nitekim bu güç altında ezilen ve alternatif bir tez üretemeyen Şark, bir zaman sonra oryantalist söylemlere inanmış, o da Şark'ı gerçekten bir alt sınıf insanların ortak mekanı olarak algılamaya başlamıştır. Oryantalizm, Ulaç'ın da ifade ettiği gibi "Batıda üretilen, şekillendirilen ve temsil edilen Şark imgesinin, bu kez bizzat Şark tarafından benimsenerek kendi kendini çözmede ve kavramada bir kaynak, bir rehber, bir anahtar olarak kullanılmasını‟ (Uluç 2009, 181) doğurmuştur. Oto-oryantalizm tam da bu anlama karşılık gelir. Oto-oryantalizm kendi kendini oryantalize etme, bireylerin ve toplumların kendilerini, kendilerine ait olmayan fikirler aracılığıyla anlamaları ve anlamlandırmaları demektir. Yine Uluç‟un ifade ettiği gibi „bu bir kendine yabancılaşma ve kendi kendisinin ötekisi hâline gelme sürecidir.‟ (Uluç 2009, 204) Oryantalizm o denli başarılı bir çalışma üretmiştir ki sonuçta oto-oryantalizm ortaya çıkmış, Şarklılar da kendilerinin "gerçekten Şarklı" olduklarına kanaat getirmişlerdir...
...
Diğer "Kolektif" yazılar için tıklayınız!














