• RSSRSS
  • TwitterTwitter
  • FacebookFacebook
  • Aslında
  • Arşiv Taratan
  • Reklam
  • Gizlilik
Bir Zamanlar Türkiye
  • Anasayfa
  • Kemiyet
    • Nedir?
    • Ne Değildir?
  • Kolektif
  • Misafir Yazarlık!
  • Arşiv
  • İletişim

dünüyle bugünüyle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Amerikanvari şehir hayatının gelişmesiyle Türkiye'de müzik piyasası da yer yer kullan-at çöplüğüne dönüşmüştü. Popüler yaşam rüzgarı, yerlilikle sentezlendiğinde ortama lakayt çizgiler giriyor; ne olduğu belli olmayan şeyler amaçsızca kendini tekrar edip duruyordu.

Kuşkusuz bu tariflerden biride şehirlileşmenin yaygınlık kazanmasıyla müzik sektöründe olmuştur. Taşradan kaçan hanım kızlar, Unkapanı piyasası, arabesk fırtınası vb. Bu düşünceden hareketle sizlere enfes bir seçki oluşturduk. İlginçliğiyle, alakasızlığıyla, tuhaflıklarıyla, harikalarıyla gelişme aşamalarında olan popüler Türk müziğinin ilginç tasarımlı kapakları:

Ümit Besen çok tatlı değil mi o kanatlarıyla.



























Abi olayı çözmüş zira o gözlerden şüphelenmemek elde değil. Ama biz de çok
kötüyüz canım niye yanlış anlıyoruz ki o yazıyı şimdi.




Şarkıcı, karateci ve rahip Mike Crain'i hatırlayan var mı?



Ajda Pekkan'a da bakın hele.



Tema vakfı ne zaman kurulmuştu? Biliyoruz kötü espri ama bu kapaktan ötesi var mı?
O zaman soru şu yeşil nedir?



Gün geçmesin ki Ümit Besen bir fizik kuralını hiçe saysın...
Uçan mikrofon da pek fiyakalı göstermiş Ümit Beyi.





Gelin ablacığımızın ayakkabısı da öyle böyle değil...



Büyük ibretler var!



Geleneksel Türk Halk Müziği kostümü 1973 yılında
böyleydi :(
İlk kitabın kapağı.
(1992 yılındaki basımından)

Cin Ali

Rasim Kaygusuz adlı bir sınıf öğretmeni tarafından yaratılan Cin Ali, öykü kitapları ilk defa 1969 yılında yayımlandı. O günden sonra ünlenen seri, 1970'li ve 80'li yıllarda ilköğretime yeni başlayan minikler için önemli bir yardımcı kaynak ve onların hayallerini süsleyen bir kahraman oldu.

Yayımlanışı:
Rasim Öğretmen birinci sınıfların hocası olmayı çok severdi. Onların okumayı öğrenmesini görmek, Rasim Öğretmene mutluluk verirdi. Bundan dolayıdır ki tam 17 yıl boyunca birinci sınıfların hocası olmuşken; bir gün eşine: "Ben bir kitap yazacağım. Çocukların okumayı kolayca öğreneceği bir kitap yok." diyerek Cin Ali'nin serüvenlerini yazmaya başlar.

Doğal olarak 1968 senesinde ilk kitap ve en kolay cümle ortaya çıkar: "Ali ata bak!"

Cin Ali Serüvenleri adlı kitapta, okumayı öğrenmek cümlelerdeki fişleri heceleyerek değil de tümdengelimci bir esasla yapılır. Cin Ali, serinin ilk kitaplarında henüz okula gitmeyen, muzip, afacan, haşarı bir çocuk tiplemesini verir. Sürekli sorup, inceler.

Çizimler:
Cin Ali'nin resimleri oldukça basittir. Beş parça ana çizgiden oluşan gövde ve kasketli yuvarlak bir kafa. İşte o dönem çocuklarının kahramanlarından biri... Bu kolay çizimlenişin en büyük nedeni elbette çocuklar da kolay çizebilsin diye çöp adam biçiminde olmasıydı.

Çocuklar kolay çizebilsin diye çöp adam şeklinde tasarlandı. Cin Ali kitaplarının çizimlerini Selçuk Seğmen yaptı. "Çöp Adam, çocukların görsel sağlığına aykırıdır" iddiası üzerine 1990'larda görünümü değiştirildi ve papyonlu, kulağı çiçekli, siyah saçlı, belirgin yüzlü, fiyonklu ayakkabıları olan bir çocuk olarak resmedilmeye başladı. Bu yeni imajı Mustafa Delioğlu çizdi (Aslı Öktener, Cin Ali İmaj Yeniledi, Milliyet Gazetesi, 05.11.2001).

eski cin ali kitapları
Cin Ali'nin ilk çizimleri.
(Cin Ali Okulda)
90'lı yıllardan sonraki Cin Ali...
(Cin Ali Okulda)













İlk olarak Selçuk Seğmen'in resmettiği basit ve renksiz çizgilerden oluşan 1970'li ve 80'li yıllardaki resimlerinin yerini 90'lı yıllarda beyaz sayfa üzerine kasketi boyalı, ayakkabısı olan, papyonu ve kulağının üstünde çiçeği olan, gelişen, çağa ayak uyduran "Cin Ali"miz oldu.

Muhtevası:
Cin Ali, serinin ilk kitaplarında henüz okula gitmeyen, muzip, afacan, haşarı bir çocuk tiplemesini verir. Sürekli sorup, inceler.

"İlk serüveninde bir at görmesi ve babasının satın almasıyla başlar. Sonra at ile mahallesinde arkadaşlarıyla turlar." Görüldüğü üzeri bu kadar kolay bir hikayeden yola çıkılmıştır. Ama o dönem çocukları için, özellikle televizyonun yaygın olmadığı dönemlerde durumu olmayanların veya şehirden uzak bir yerde okuyanların hayallerini bezeyen bir tip olur Cin Ali...

Giderek her hikaye bir öncekinden daha zor muhteva ve üsluptan teşekkül eder. Anlatılan konular ise hep farklıdır. Cin Ali Serüvenleri toplam 10 mini hikaye kitabından oluşur:

1-)Cin Ali'nin Atı
2-)Cin Ali'nin Topu
3-)Cin Ali'nin Topacı
İ4-)Cin Ali'nin Kara Gözlü Kuzusu
5-)Cin Ali'nin Oyuncakları
6-)Cin Ali Okula Başlıyor
7-)Cin Ali Okulda
8-)Cin Ali Çocuk Bahçesinde
9-)Cin Ali ile Berber Fil
10-)Cin Ali Kır Gezisinde

Cin Ali kitapları 20 yıl boyunca İpek Matbaacılık tarafından basıldı. İpek Matbaacılık, Rasim Kaygusuz'un dostu Maraşlı Hacı Ali İpek tarafından işletilmekteydi. Cin Ali adının, matbaa sahibi Ali İpek'in "Cin Ali" lakabından esinlenerek kitabın kahramanına verildiği anlatılmaktadır. Yaratıcısı Rasim Kaygusuz, 1989'da ölürken, eskiden çöp adamdan ibaret olan Cin Ali, çizer Mustafa Delioğlu tarafından renklendirildi. Ve Cin Ali'nin telif hakkı, 1992'de Artım Yayınevi Dağıtım'a geçti(Aslı Öktener, Cin Ali İmaj Yeniledi, Milliyet Gazetesi, 05.11.2001).

Cin Ali kitabı her eşya gibi nostaljik bir nesne olma yolunda beklerken Milli Eğitim Bakanlığının hazırladığı 2005 yılındaki bir genelgeyle Cin Ali dizisi ömrünü doldurduğu gerekçesiyle müfredattan çıkarıldı.


Cin Ali Serüvenleri'nden sizin için derlediğimiz Cin Ali'nin Atı. Serinin ilk kitabı e-dergi formatında: Cin Ali'nin Atı
leblebi tozu

Leblebi Tozu
80'li ve 90'lı yılların meşhur çocuk yiyeceği, abur cuburu.... Adından da anlaşılacağı üzeri leblebi toz haline getirilir, eser miktarda şekerle tatlandırılır ve ucuz atölyelerden halka  arz edilirdi. Hitap ettiği kitle genel itibariyle küçük yaş aralığındaki çocuklardı. Paketlenişi de ana maddesi gibi ucuz bir biçimde, dikey şeffaf kutularda veya minik plastik torbalarda olur ve  mahallenin bakkallarında yahut okul önlerindeki seyyar satıcılarda  düşük bir ücretle satılırdı..

O devrin çocukları bu büyülü maddenin verdiği bağımlılıkla; yani bilinçlerine yalnızca iki kelimenin yaptığı baskı dolayısıyla ellerindeki azıcık parayı da bu yemişe  yatırırlardı. Malum bakkaliyedeki en ucuz ve en lezzetli şey oydu. Oysa bakkalcı amca bu minik şeyle mal çeşitliliğini arttırdıkça arttırdı, anlayacağınız sürümden kazanırdı.

Yeme şekli de çocuğuna göre farklılık gösterse de son nokta hepsinde aynı tezahürle sonuçlanırdı. Şöyle bir ifade daha doğru olur sanırım, boğulmak suretiyle bütün bir leblebi tozu ağza tıkılır ve ölümle beş dakikalığına cebelleşilmeye çalışılırdı. Bu tuhaf hadise üzerine anne, çocuğun bu durumuna sinirlenir, onu o halden kurtarmak yerine, elindeki leblebi tozu paketini alır ve çocuğa hunharca sopa çekerdi. Çocuk ise yaptığı bu tuhaflıktan mazoşistçe zevk alırdı. Yani tam olarak böyle olmasa da sonuç hepsinde aynı noktaya evrilirdi...

Leblebi tozu yörelere(bizim orada!) göre farklı adlarla anılsa bile artık sadece o  dönemin çocukları olan, bu dönemin yetişkinlerinin zihninde nostaljik bir öge olarak kalacaktır. Zira birçok şey gibi bu da 2000'li yılların sonunda piyasadan çekilmiştir.


50'li yılların sonuna doğru çekilmiş Eminönü taraflarından bir kare.


İstanbul'a Yoğun Göç Hareketleri ve Bu Hareketin Denklemleri Üzerine Gelişen Modern Şehir Algısı

Yeni cumhuriyet, ulus devleti olma yolunda ilerlerken "modern"e yaklaşımı da batı dahilinde ele almıştır. Nitekim çağlar boyunca merkez olan İstanbul'un yerini Ankara almış fakat İstanbul, günümüze kadar önemini hep korumuştur. Bu değişim ileride çok hafifte olsa İstanbul'un yükünü azaltmasına rağmen, göç olgusu ve bölgeler arası gelişmişlik düzeyi, İstanbul'a ilerleyen yıllarda ağır yükler yükleyecektir ve bu yüzden sürekli göç olaylarına maruz kalmış olup nüfusu sürekli artmıştır. Bunun nedenleri dönemler içinde değişse de İstanbul büyük şehir olmaktan hiç vazgeçmemiştir. Ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan gelişiminde nüfus hep ön planda olmuştur. Türkiye'nin en hızlı nüfus artışına sahip olan şehir yerli ve yabancı her kesimin görmek istediği yer olmuştur.

Göç olgusuna değişik bilimsel yaklaşımlardan bakabiliriz ama en önemlisi de konumuz açısından sosyolojik açıdır. Çünkü toplumu, toplumsal hareketlilik biçimlerini, gelişmeyi, çatışmayı, kalkınma ve değişimi çok yakından ilgilendiren bir süreçtir. Bu bağlamda göç: insanların, grupların demografik, coğrafi, ekonomik ve sosyo-politik nedenlerle zaman ve mekânda yer değiştirmesi ile eyleme dönüşen ve eylemin bitiminden sonra da etkileri devam eden bir süreçler bütünüdür

İstanbul'a yakın tarihlerde çeşitli kitlesel göçler olmuştur. Büyük buhranların yaşandığı dünyada, Osmanlı toprak bütünlüğünü her geçen gün kaybediyor ve bundan dolayı o bölgelerde yaşayan Müslüman etnik unsurlar payitahta geliyorlardı. Bu durumu o dönem için İstanbul'un gelişmişlik düzeyi ve merkez konumuyla açıklayabiliriz. Bunla ilgili olarak: Arap, Çerkes, Boşnak, Ermeni, Yahudi, Hıristiyan, Müslüman ve pek çok farklı kimlik göçlerle bir araya gelmiştir. Her kültürün kendine has özellikleri vardır. Ancak farklılık olarak gösterilmekten ziyade aynı yerde, aynı duyguları, sevinçleri, üzüntüleri beraberce yaşamayı öğretmişlerdir.


Burada dikkat çeken nokta, göçmenler ile yerli Anadolu halkının kendilerini temelde birbirinden farklı yani “öteki” gibi görmüyor olmalarıydı. Her ne kadar yerli halk ile göçmenler arasında toprak paylaşımı, yeni hayata intibak edememe, kız alıp verme gibi nedenlerle anlaşmazlıklar ve hatta çatışmalar olmuşsa da, göçmenler ile yerli halkın aynı kültürü, aile yapısını ve hukuk koşullarını paylaşmaları, aynı siyasi idare altında yaşamış olmaları yani benzerliklerin farklardan ağır basması ayrılıkları gidermiştir. Bir yerde göçmen de yerli halk da aynı camiaya ait olduklarını kabul ediyor ve öyle hareket ediyordu. (Karpat, 2010, ss.20-21)

İSTANBUL'A YAPILAN GÖÇLER

1950’li yıllardan itibaren göç dalgasıyla karşı karşıya kalmıştır. İnsanlar İstanbul'u bir kaçış yeri olarak düşünmekte ve hızla İstanbul’a yerleşme çabası içindeydiler. Cumhuriyet döneminde Ankara'nın başkent olması, İstanbul’un önemini ortadan kaldıramamıştır. Bu dönemde de İstanbul, yatırımların ve özellikle sanayi, hizmet ve finans yatırımlarının ulusal ve uluslar arası düzeyde ilgi odağı olma özelliğini devam ettirmiştir. “Ancak kentleşme oranı çok yüksek olan bu kentin nüfusu, doğurganlıktan daha çok dışarıdan aldığı göçlerle artmıştır. Cumhuriyet döneminde ilk nüfus sayımı olan 1927 yılında İstanbul nüfusu 800.000 civarında iken bu miktarın 1945 yılında 1.000.000'u, 1970 yılında 3.000.000'u, 1990 yılında 7.000.000'u ve 2000 yılında 10 milyonu aştığı görülmektedir. İstanbul'un 2010 yılı toplam nüfusu ise 13.255.685 kişidir. Peki, bu hızlı artışın sebebi neydi? Nüfustaki bu hareketlenme sadece İstanbul için mi geçerliydi? Bu ve buna benzer sorular eşliğinde nüfustaki hareketlenmeyi anlamaya çalışabiliriz.

Türkiye’ de 1950'li yıllardan itibaren başlayan göçlerle kentleşme süreci de hızlanmıştır. Göçle birlikte nüfus, belli başlı yerlerde yoğunlaşmıştır. Çalışmamızın amacı, Türkiye’ deki iç göçlerin yönünü belirlemektir. Türkiye’ de iç göçlerin, ekonomik yönden geri kalmış doğu bölgelerinden gelişmiş batı bölgeleri doğrultusunda meydana geldiği varsayılmaktadır. Göçe ilişkin veriler, nüfus sayımı verilerinden elde edilir. Bu nedenle araştırma, 1980’ den başlayıp son nüfus sayımının yapıldığı 2000 yılı itibariyle, bölge ve il bazında sınırlandırılmıştır. Türkiye’ de göçlerdeki artışa paralel olarak, bu olguya ilişkin araştırmalar da artmıştır. İç göçle ilgili araştırmalara bakıldığında, 1960'larda daha fazla olan etütlerin 1970'lerde azaldığı ve bu azalışın sonraki dönemlerde de devam ettiği görülür. Dolayısıyla, 1960'lı yıllar göç çalışmaları açısından “altın yıllar” olarak tanımlanabilir.

1950-65 yılları arasında 90 milyon dönümlük devlet arazisi ekime açılmış, bunun 16 milyonu topraksız köylülere dağıtılmıştır. Dağıtılan bu 16 milyon dönümlük toprak değer olarak daha küçük olan ve dağlık bölgelerde bulunan topraklardır. Geriye kalan 80 milyon dönümlük toprak da kapışılmış demektir (Cem, 2007:405-406). Boratav, 1969 yılında yayınlanan Gelir Dağılımı başlıklı kitabında 1963 tarım sayımındaki toprak dağılımı istatistiklerini yeni bir kırsal dönüşüm araştırmaları yaklaşımına yol açabilecek şekilde yorumlamıştır. 1963 tarım sayımının verilerine ek olarak Köy Envanter Etütlerinin verilerini de kullanan Boratav'a göre tarımda toprak ve gelir eşitsizliğinin var olduğu şüphe götürmez (Boratav, 1969: 114-137 aktaran Akşit, 2006: 133).

Modern Hayatın Zeminleri

Apartman hayatı 1960'lardan itibaren dönüşüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Apartmanlaşma olgusu ile aile yapısı da değişmeye başlamıştır. Önceleri geniş aile şeklinde meydana gelen yaşam tarzı yerini yavaş yavaş çekirdek aileye bırakmıştır. Bir de mahalle açısından bakarsak eğer apartman hayatı ile beraber komşuluk ilişkilerinin de zayıfladığını görmekteyiz. Bunun tek nedeni elbette apartmanlar değildir ancak bu da önemli bir nedendir.

Yıllar içinde İstanbul’un pek çok semti apartmanlarla dolmuş olup yapı farklarını da göz önüne sermeye başlamıştır. Çünkü bir yandan da gecekondu hayatı karşımıza çıkmaktadır. Misalen bir dönem pak tabiatıyla insana huzur veren Tarabya'ya, Osmanlı döneminde keyifli anlamına gelen Tarabiyye denmiştir. Son 20 yıla kadar aşırı konutlaşmamış bu semt özellikle 2000'li yııların başında konutlarla dolup taşmaya başlamıştır.

Ani ve hızlı bir biçimde meydana gelen göç ile nüfusu barındıracak yer bulamayan İstanbul’da gecekondu hayatı yaygınlaşmaya başlamıştır. İstanbul’da ilk gecekondulaşma hareketinin Zeytinburnu'nda olduğu bilinmektedir.

"İstanbul’da ilk gecekondu yerleşmesi 1947’de Zeytinburnu'nda oluştu. Sanayinin mekânsal yerleşimine ilişkin alınan kararlar sonucu deri, tekstil, çimento ve diğer bazı dallardaki iş yerleri Zeytinburnu'nda toplanmıştı. Merkezin doyan bekâr odalarından ve geçiş bölgelerinden taşan nüfus, herhangi bir iş bulma ümidi ile sanayi nüvesinin çevresindeki bu zayıf denetimli tarım alanlarına derme çatma kulübeler yaparak yerleşmeye başladı. İşçilerin böyle kendi olanakları ile yakın çevreye yerleşmeleri işçi ücretlerinin artmasını önlediğinden fabrikalar durumdan memnundu... İstanbul’un bir diğer ağır ve orta sanayi kompleksi olan Eyüp-Rami yakınlarında ikinci büyük gecekondu mahallesi Taşlıtarla kuruldu… 1950’lerde yerleşmeye açılan bu iki büyük ve yoğun gecekondu bölgesinin dışında gene bir sanayi nüvesine bağlı gelişen üçüncü bölge de Kâğıthane çevresi oldu. "(Şenyapılı, 1998, ss.302-303)

Gecekondu hayatı ile beraber gecekondu kültürü denilen kültür ortaya çıkmıştır. Aslında bireyler yaşadıkları yerin kültürünü buralara taşımışlardır.

Ayrıca şehir bu tür karmaşık katmanlı bir yapıyla beden bulurken, şehrin modern insanı bir kimlik bunalımı ve yabancılaşma yaşıyordu. Bu kavram, Türkiye'de farklı bir olgu olarak meydana çıkıyordu. Zira: Türkiye'de kimlik kavramı, tıpkı kültür kavramı gibi, devletin belli yön elimleri içinde belirlenen bir olgudur. Merkezi otorite nasıl toplumun belli bir kültür yönsemesi içine girmesini istiyor ve bunu yönlendiriyorsa, aynı şekilde toplumun üzerinde taşıyacağı bireyin kendisini özdeşleştireceği kimlik de önceden saptanmaktadır. Bir diğer bakış ise ırksaldır. 1970'e kadar Türkiye, toplum olarak birbirinden kopuk ve birbirine kapalı kamplara bölünmüş şekildeydi. Tek noktaya bu yoğun göçten dolayı İstanbul, modern kozmopolit bir kent olmuştur.


2000'li yıllarda Eminönü...


Paradoksal gibi dursa da bu gelişmede köyden İstanbul'a yönelik göçün ve sonuçlarının etkisi olmuştur. Bu oluşum, bütün öteki koşullarının yanı sıra Türkiye toplumunun sivilleşmesinde önemli bir rol oynamış, önemli bir işlev üstlenmiştir. Kendisine özgü bir dil, kendisine özgü bir mimari, bir yaşama biçimi, bir müzik geliştiren, kısacası maddi kültürün altyapısına yönelik tüm öğeleri oluşturan kesimler bu süreci başlatmıştır. Bununla birlikte sorun, popüler kültürün bütünüyle kendi haline bırakılması, hatta yüksek ve seçkinci kültürün de kendisini bu potada eritmesidir. Bu, popüler kültürün demokratikleştirme niteliğini hızla ve tam tersi doğrultuda yitirerek, faşizan bir unsur haline gelmesidir. Türkiye kimliği kavramının yeni bir anlam, içerik ve nitelik kazanacağı açıktır. Bunu, modernitenin aşılması sürecinde ortaya çıkmış en önemli, sonuç diye kabul etmek gerekir.

Son söz olarak diyebileceğimiz şey ise İstanbul dünya başkentidir. Kimi zaman resmi kimi zaman resmi olmasa da bu görevi yüzyıllardır başarı ile taşımaktadır. İdari, ekonomik, sosyal sorunları olmuştur ve olacaktır da. Çünkü dünyada böylesine yoğun göç alan başka il yoktur. Haliyle bu da ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın sorunsuz bir dönemin olmasını sağlamayacaktır.


no image
no imageno image

ARŞİVDEN

Hayat Mecmuası yeniden şekillenen Türkiye'nin dergisiydi...

Hayat Mecmuası yeniden şekillenen Türkiye'nin dergisiydi...

Size 48 Yıllık Kayıtı Dinletiyoruz: Boran ve Yuki

Size 48 Yıllık Kayıtı Dinletiyoruz: Boran ve Yuki

ARŞİVE GİT

KOLEKTİF: YAKIN TARİH ÜZERİNE YAZILAR

Kolektif 3

KOLEKTİF #3

Aziz İstanbul * İstanbul'a Yoğun Göç * Modernite * Gelişen Şehir * "Kent"li * Modern Şehir Algısı...DEVAMI
Kolektif 2

KOLEKTİF #2

Yakın Tarih * Görüntü * İmaj, Şekil, Biçim * Varlık ve Zaman * Varoluşa Açıklık * Resimli Yakın Tarih ve Görüntü Üzerine...DEVAMI
Kolektif 1

KOLEKTİF #1

Oryantalizm * Şarkiyatçılık * Müşteşrik * Doğu * Batı * Giriş...DEVAMI
KOLEKTİF'TE PAYLAŞTÜMÜ

SonYorumlar

SonYayınlar

E-posta İle Takip Et

AKIP GİDEN ZAMAN
  • 60'lı Yıllar
  • 70'li Yıllar
  • 80'li Yıllar
  • 90'lı Yıllar
Yakın Tarih
Genel Tarih
Arşiv Taratan
rss google reader

Reklam
© Copyright 2011-12. Her hakkı mahfuzdur. İzinsiz iktibas edilemez. Alıntılarda kaynak gösterilmesi rica olunur.

İlgi:websam.co