aynadaki kimse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yakın tarih, biz modern dönemde soluyan insanlar için karışık bir biçimde anlaşılmaktadır. Erken vakte göre bizim görüntüleri anlamlandırabilme kabiliyetimiz, asabiyesi farklı olan kadime nazaran daha keskin çizgilerle ayrılmıştır.
İmajlardaki algı değişikliği her çağda her nesle göre değişse de görüntülerdeki kesin ayrımlar elbet bu kadar farklı kutuplarda değildir. Görüntü üzerinden idrak etmeye çabalarsak evvela "görüntü nedir?" sorusu sorgulamanın temeli olacaktır. "Görüntünün gerçekliği, hakikat ile ne derece ilintilidir? Sun'iliğin gerçek sayıldığı günümüzde, yakın tarihin gösterdikleri ne denli hikmetlidir? İmajlar neden değişken katmanlarla ayrılmıştır?" soruları serüvene çıkma duraklarıdır. Tüm bu sorular elbette kişilerin dünyasındaki gerçeklik kavramına bakışlarıyla değişse de zeminin ifade edilişi aslen aynıdır.
Kökten bir yok oluşa doğru evrilen modern zamanlar, hiççi söylemin amansız gerçekliğini doğrulurken bir sesin hepten her şeyi alaşağı etmesine bağlı kalarak oluş ve değişin o ilkesel zıtlıkta erginleşmesiyle bize yeni kavrayışlar sunacağını hayal etmekten başka ne yapabiliriz ki? Oysa bu durumda bizler için hayal ne kadar da kör bir nokta. Hiçbir kesinliği yok. Tamamen temettünün o pragmatik doğasını bize bahşeden ucube...
Akıl, bilginin keşfiyle sınırlanmış; güzellik, aidiyetiyle açıklanabilir hale gelmiş; tabiat, modernle birlikte yok olmaya yüz tutmuşken insan, defalarca kendi hasbinin üstünlüğünün mutlaklığını tarihler boyunca söyleyip durmuş, en güçlü parçasının iradesi olduğunu tekrarlamış, bütünüyle eşyayı tasavvur etmeye çalışmıştır. Aynı zamanda hayalin kaypak konumunda acziyetin içine girme noktasında hep sorunlar yaşamıştır.
Kişi, tekrarlarca ve bütünüyle haset temayülüne bürünmüş, pür kinle yoğrulmuş bir yaratık kodlamasına sahip olma sıfatını yakalamışken nasıl olur da gerçeğin ta kendisi olduğu konusunda ortak noktaya varabilirdi. Aslî bir iradeden söz etmek hayvanî güdüleri de bulunan kişiye yücelik bağlamında ne vermiştir? Tabii tüm dünya onun önünde amadeydi O da tüm bunların içindeki en şerefli... Bu tanımlama şahsın bütünüyle ötekileştirme ihtiyacından doğan zaruriliktir. Daha sonra tabiatıyla sadece asıl benliğin doğruluğuna inanılacak dolayısıyla kesinlik ortadan kalkacaktır. Modernite paradoksal olarak insanı eşiklere sürükleyip duracaktı. Oysa şeref, fikir ve hissiyat ile ilgilidir. Ah şu şerefli mahluk nasıl da büyüyor kendi içine doğru. Ve yaratımları onu nasıl da sarmalıyor...
Oluşturduğu kaba tarih ile gerçeğin ne denli kendi özünde olduğunu göstermeye çalışıyor. Amaçladığı, tecrübelerden ilham almaksa neden böyle şaşkın ve yanlışa doğru sürüklenmekte. Ah sen latifin ne olduğunu bilmeyen, çirkin vasıflı şey, seni zavallı yığın... Gideceğin yer belli, tarihin çöpünün sürüklendiği yerin yakınlarına... Hem de o eski süslerini takınıp hazırlandığın kandillerinle, tükettiğin o yoklaşmışla.
Yeryüzü tümüyle belirdi:
Yunan sokağında düzen gidiyordu.
Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.
Halklar gördüm.
Şehirler gördüm.
Ovalar, dağlar gördüm.
Suyu gördüm, toprağı gördüm.
Işık ve karanlık gördüm.
Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm... (Sohrap Sipehrî, Suyun Ayak Sesleri)
Ne güzel özetlemiş Sohrap, tüm insanlığı. Bu kısa ve öz tasnif modern dönemin en büyük haykırışının göstergesidir. Tüm insanın o zül yanını ne kadar da şairane örmüş.
İlişikliğe göre yaşamaktayız. Karmaşık zamanların insanlarıyız. Zihni parçalarcasına büyüyen şeyler çukurunun içinde. Hoşnut değiliz. Anlamlandıramama hastalığı içinde yitip gidecek ömürler o kadar biçare ki... Beş yıllık ekonomi planlarından geleceğe doğru ilerleyen, işleri iktisat dahilinde düzene koymaya çalışan devlet ve o devlete tabii toplum. Akşama aç kalma korkusu düşüncelerine gem vurmuş. Ne vahim! Ne vahim!
Çatışmalarda durağan, üzerinde yaşadığımız zeminde. Bunun adı "uyum" ve bu uyum korkunçtur.
Her dudakta aynı rezil şikâyet: yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını 'yaşanmaz'laştıranlardır. (Cemil Meriç - Bu Ülke)
Görüntünün sadeliği arttıkça olaya daha deruni yaklaşmak mümkün olmakta. "Vatanı yaşanmazlaştıranlar" demiş Cemil Meriç, ne iyi demiş, yakaladığı her nokta nasıl da sivri. Aklının doruklarındaki kıvrımlar uzanıvermiş fikirlerin kımıltısına, toprağın her karışına, ilmek ilmek örmüş fikriyatıyla onu. Yakın tarihteki bu amansız anlamsızlığa nasıl da gergef geçirmiş. Ezcümle değindiği konular ile tüm bu yapay düşünceleri nasıl da alaya alıyor..
Tarihe ilerlemeci anlayışla bakanların, coğrafyadan şikayet etmesi ne de gülünç. Peki sen ey zayıf kişi, sen, nasıl böylesin? Anlamsız bir kıpırtı içinde, böylesine söylenen ve bomboş bir yaşam kabulü içinde! Ah sen zamanın anlamsızlaştırdığı insan ne ahmak ne budala ne bedbin... Özümseme dürtülerinden şüphemiz yok. Bu şekildeki sözlerin zaaflarının yansıması, akletmemenin yansıması, duçar olduğun bu zemini hak dahi etmemektesin.
"Ama zaaflar diyoruz. İnsan unsuru diyoruz. Anlamsal yoksunluk diyoruz." Evet bugünün insanı, yakın tarihte, tarihin en hoyrat vaktinde, yeryüzünde yorguncasına konaklamakta. Buna rağmen olağan, ondan hiçbir zaman uzaklaşmamakta. Tesadüfi düzen diyerek, görüntüdeki hakikate inanmayarak, iştihası doğrultusunda yaşamakta. Çoğu zaman ona bahşedilenin de hesabını sorup, kıymetliliğini göstermekte! Şikayet ve isyan arsındaki farkı algılayamamakta!
Her insan çağından sorumludur. Bu bağlamda düşünüyorum ‘tanıklık’ olgusunu. İnandığım öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla birlikte, soruşturmayı ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak. Sonucu doğrudan etkiler.
İmajlardaki algı değişikliği her çağda her nesle göre değişse de görüntülerdeki kesin ayrımlar elbet bu kadar farklı kutuplarda değildir. Görüntü üzerinden idrak etmeye çabalarsak evvela "görüntü nedir?" sorusu sorgulamanın temeli olacaktır. "Görüntünün gerçekliği, hakikat ile ne derece ilintilidir? Sun'iliğin gerçek sayıldığı günümüzde, yakın tarihin gösterdikleri ne denli hikmetlidir? İmajlar neden değişken katmanlarla ayrılmıştır?" soruları serüvene çıkma duraklarıdır. Tüm bu sorular elbette kişilerin dünyasındaki gerçeklik kavramına bakışlarıyla değişse de zeminin ifade edilişi aslen aynıdır.
Kökten bir yok oluşa doğru evrilen modern zamanlar, hiççi söylemin amansız gerçekliğini doğrulurken bir sesin hepten her şeyi alaşağı etmesine bağlı kalarak oluş ve değişin o ilkesel zıtlıkta erginleşmesiyle bize yeni kavrayışlar sunacağını hayal etmekten başka ne yapabiliriz ki? Oysa bu durumda bizler için hayal ne kadar da kör bir nokta. Hiçbir kesinliği yok. Tamamen temettünün o pragmatik doğasını bize bahşeden ucube...
Akıl, bilginin keşfiyle sınırlanmış; güzellik, aidiyetiyle açıklanabilir hale gelmiş; tabiat, modernle birlikte yok olmaya yüz tutmuşken insan, defalarca kendi hasbinin üstünlüğünün mutlaklığını tarihler boyunca söyleyip durmuş, en güçlü parçasının iradesi olduğunu tekrarlamış, bütünüyle eşyayı tasavvur etmeye çalışmıştır. Aynı zamanda hayalin kaypak konumunda acziyetin içine girme noktasında hep sorunlar yaşamıştır.
![]() |
| Andrey Tarkovski'nin 83 yapımı Nostalji adlı filmindeki ünlü mum sahnesinden bir kare. |
Oluşturduğu kaba tarih ile gerçeğin ne denli kendi özünde olduğunu göstermeye çalışıyor. Amaçladığı, tecrübelerden ilham almaksa neden böyle şaşkın ve yanlışa doğru sürüklenmekte. Ah sen latifin ne olduğunu bilmeyen, çirkin vasıflı şey, seni zavallı yığın... Gideceğin yer belli, tarihin çöpünün sürüklendiği yerin yakınlarına... Hem de o eski süslerini takınıp hazırlandığın kandillerinle, tükettiğin o yoklaşmışla.
![]() |
| Modern İran şairi Sohrap Sipehrî'nin bir fotoğrafı. 60'lar, Tahran yakınları. |
Yeryüzü tümüyle belirdi:
Yunan sokağında düzen gidiyordu.
Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.
Halklar gördüm.
Şehirler gördüm.
Ovalar, dağlar gördüm.
Suyu gördüm, toprağı gördüm.
Işık ve karanlık gördüm.
Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm... (Sohrap Sipehrî, Suyun Ayak Sesleri)
Ne güzel özetlemiş Sohrap, tüm insanlığı. Bu kısa ve öz tasnif modern dönemin en büyük haykırışının göstergesidir. Tüm insanın o zül yanını ne kadar da şairane örmüş.
İlişikliğe göre yaşamaktayız. Karmaşık zamanların insanlarıyız. Zihni parçalarcasına büyüyen şeyler çukurunun içinde. Hoşnut değiliz. Anlamlandıramama hastalığı içinde yitip gidecek ömürler o kadar biçare ki... Beş yıllık ekonomi planlarından geleceğe doğru ilerleyen, işleri iktisat dahilinde düzene koymaya çalışan devlet ve o devlete tabii toplum. Akşama aç kalma korkusu düşüncelerine gem vurmuş. Ne vahim! Ne vahim!
Çatışmalarda durağan, üzerinde yaşadığımız zeminde. Bunun adı "uyum" ve bu uyum korkunçtur.
![]() |
| Cemil Meriç 55'te gözleri görme yetisini yitirmişti. |
Her dudakta aynı rezil şikâyet: yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını 'yaşanmaz'laştıranlardır. (Cemil Meriç - Bu Ülke)
Görüntünün sadeliği arttıkça olaya daha deruni yaklaşmak mümkün olmakta. "Vatanı yaşanmazlaştıranlar" demiş Cemil Meriç, ne iyi demiş, yakaladığı her nokta nasıl da sivri. Aklının doruklarındaki kıvrımlar uzanıvermiş fikirlerin kımıltısına, toprağın her karışına, ilmek ilmek örmüş fikriyatıyla onu. Yakın tarihteki bu amansız anlamsızlığa nasıl da gergef geçirmiş. Ezcümle değindiği konular ile tüm bu yapay düşünceleri nasıl da alaya alıyor..
Tarihe ilerlemeci anlayışla bakanların, coğrafyadan şikayet etmesi ne de gülünç. Peki sen ey zayıf kişi, sen, nasıl böylesin? Anlamsız bir kıpırtı içinde, böylesine söylenen ve bomboş bir yaşam kabulü içinde! Ah sen zamanın anlamsızlaştırdığı insan ne ahmak ne budala ne bedbin... Özümseme dürtülerinden şüphemiz yok. Bu şekildeki sözlerin zaaflarının yansıması, akletmemenin yansıması, duçar olduğun bu zemini hak dahi etmemektesin.
"Ama zaaflar diyoruz. İnsan unsuru diyoruz. Anlamsal yoksunluk diyoruz." Evet bugünün insanı, yakın tarihte, tarihin en hoyrat vaktinde, yeryüzünde yorguncasına konaklamakta. Buna rağmen olağan, ondan hiçbir zaman uzaklaşmamakta. Tesadüfi düzen diyerek, görüntüdeki hakikate inanmayarak, iştihası doğrultusunda yaşamakta. Çoğu zaman ona bahşedilenin de hesabını sorup, kıymetliliğini göstermekte! Şikayet ve isyan arsındaki farkı algılayamamakta!
![]() |
| İlhami Çiçek Şair Pendik Lisesinde öğretmen iken, 80. |
Her insan çağından sorumludur. Bu bağlamda düşünüyorum ‘tanıklık’ olgusunu. İnandığım öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla birlikte, soruşturmayı ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak. Sonucu doğrudan etkiler.
Çağımız korku çağıdır. Umut’la dengelenmediği için, erdem’e yer yok bünyesinde. Korkunç bir biçimde ‘sınırsız ilerleme’ melankolisiyle başı dönmüş. Bu yüzden hiçbir kutsal tanımıyor. Maddesel ve duygusal olanı abartarak, Tanrısalı yadsıyan bir uygarlık yönlendiriyor bu çağı Batı uygarlığı. Çağdaş bilim özerklik savlarıyla aşkınlığa inanmıyor. İnsan yalnız. Bütün ilişkilerinde eşyanın gölgesi. İnsanın temel eğilimleriyle, çağın eğilimlerinin böylesine çeliştiği bir başka çağ var mı sorusu hızla gündemlere giriyor... (İlhami Çiçek - Şairin vefatından sonra terekesinden çıkan yazılı bir mülakattan bir kısım.)
Tanık olmak: şehre, yurda, insana, göğe... Değinilen noktalar nasıl da yekpare. Ama bu tespitlerin hepsi devrin yaşayanlarına isnaden yapılmıştır. Boşluğun görüntüsünü göstermek için. Yazık ki o boşluktakiler teveccüh ettiği şeyin çelişkisini anlama kabiliyetlerini çoktandır yitirdi.
Tanık olmak: şehre, yurda, insana, göğe... Değinilen noktalar nasıl da yekpare. Ama bu tespitlerin hepsi devrin yaşayanlarına isnaden yapılmıştır. Boşluğun görüntüsünü göstermek için. Yazık ki o boşluktakiler teveccüh ettiği şeyin çelişkisini anlama kabiliyetlerini çoktandır yitirdi.
![]() |
| Said Halim Paşa'nın gençlik yıllarından kalma bir resmi. |
Ama biz, yeni ve meçhul olan her şeye karşı gösterdiğimiz bu garip tutkunluğu, sonsuz bir ilerleme aşkı gibi anlıyor, hatta bununla iftihar ediyoruz. Gerçekte ise, hatalı anlayış ve düşünceler üzerine kurulmuş, yalancı bir alem üzerinde yaşamaktayız. Bugünkü ruhî ve fikrî durumumuzun sebebi işte bu haldir.
Gerçek, bizim hayata bakışımızın dışında kalıyor. Böylece biz, doğruyu yanlışa, gerçeği hayale, hak yolu sapkınlığa, olmamışı olmuşa, mümkünü imkânsıza katarak, en olmayacak plân ve hayallerden saadet umuyoruz. Görülüyor ki, büyük hatalar, büyük hakikatler kadar sadedir... (Said Halim Paşa - Buhranlarımız ve Son Eserleri)
Modern insanın temellük edindiği zeminin başladığı noktalar bize pek uzak değil. Buna rağmen bizi tahakküm altına alan bu sanal görüntünün düzlemi nasıl da bulanık. Anlaşılmaz noktaları ile her şeyi birbirine karıştıran insanın eşyayla, vakitle, görüntüyle olan münasebeti ne de sıradan. Bu müphem hali Said Halim Paşa'da anlamlandıramamış olacak ki "Fikrî Buhranlarımız" bölümünden şöyle belirsizce sual etmekte: "Acaba kader bizi daima bir aşırılıktan ötekine düşmeye mi mahkûm edecek?" Düşüncesi derin bu adamın söyledikleri pek de yaman! Nitekim İtalya'da herkesin gözleri önünde 6 Aralık 1921'de bir Ermeni komitacı(bir başka aşırılık!) tarafından öldürüldü.
Üç kişi konuşuyor kendi aralarında,üç biyoloji uzmanı
Ben kendi yarattığım yolda duruyorum
Öyle hep duruyorum
Cadı ağaçları ne ölü değildirler, ne de hiç yaşamazlar
Biz bunu anladıksa artık gidelim
Ne kadar gitsek o kadar çok iyidir
Son sözü köşedeki bir öğrenci söyledi
Gören var mı, dedi, cadı ağacını
Cadı ağacını yani
Yok, değil mi
Kuru gözler kuru şeyleri hiç göremezler
Ve düş içinde yaşayanlar düş içindekileri (Edip Cansever - Cadı Ağacı II)
İnsan, “varlığın unutulmuşluğunun temel deneyimine” ilişkin bir arayıştadır. Modern dönemim o kulakları sağırlaştıran gürültüsüne karşı kendisinden çabucak uzaklaşan varlığın görüntüsünü bir defa içinde hissedebilmek için insan nasıl da yakarmakta. Varlığın amansızca yok oluşunu izlediği halde temaşasının derin olmayışından dolayı bakışı hiçe doğru ilerliyor. Yansıma görüntüler ve boş söz öbeklerinden başka elinde cılız bir "şey" ile kalakalıyor.
Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor (Edip Cansever - Bezik Oynayan Kadınlar)
Yanılmak ki görüntüyü derinleştirme kudretini de içinde bulundurur. Ama meydana belirmesi kişinin bilincindeki "aslî görüntü" yetisiyle alakalıdır. Eğer bu ilgi insanı hükmü altına alıyorsa; seyretmek fiili eylemsizleşiyor. Artık ne mevcudiyet, ne meşgale, ne de hareket bildiriyor. O anın yetersizliğinden sonra özün neliğinden bihaber amaçsızlıkla ayırma yetisinin yokluğu içinde devinip duruyor.
Derinleşemeyen kişi de en ahmak duygularıyla ulaştığı sonuçlara gerçekmişcesine bağlanarak körelmiş fikriyatıyla müptezel bir avuntu içinde yeknesaklaşır. Ama anlamın o yoğun görüntüsü ile bilfiil "doğru"nun veyahut "aslî görüntü"nün, açılma yaşadığını görür. Bu tasnif şununla tanımlanabilinir: "Tehlikenin olduğu yerde kurtaran gücün de onunla birlikte açıldığı" şuur edilir.
Dünyanın içinde, biz buradayız, dünyanın içinde. Her zaman ki(an?) uğraşlar içinde. Dünyada, dünyadan, dünyaya uymuş... Biz buradayız ve bizi oluşturan bu yapılar ve bu yapıların açımlanma olanakları öncelikle bir bütün olarak anlaşılmalıdır. Görüntünün belirtili hallerinden zamanın içinde bizi varoluşça bir erginliğe ilerletecek, bir duyuya bezeyip, dünyadanlığın o görüntüsünden ayrıştırabilir. Bu ayrımın körükleyicisi kuşkusuz kaygıdır. Varlık sorusunun amansızlığı karşısında kişi, "kendi önündeki nesnelerden" ve bir köşeye "atılmışlık"ından kaygının körüklediği o büyük ateşle görüntünün anlığını sonsuzleyin delip geçebilir. Kaygı ile "Bulunuş" ve "Anlam"ın asıl değerinin keşfi sağlanır. Kişi, görüntünün sahte aydınlığına, sanrılarının yanlışlığına verdiği tepki ile, iyi ettiren bir merhem ile; en lanetli yaraları iyileştiren, tarihin boşalmışlığını dahi önemsizleştiren, günü gerçekten aydın eden bir "açılma"ya doğru yola koyulur.
Varsın Yunus'un şu mısraları ile noktalayalım:
Bilenlere sormak gerek bu tendeki can neymiş
Can hod Hakkın kudretidir damarda ki kan neymiş
Fikir yumuş oğlanıdır endişe kaygı kanidir
Bu ah-u vah aşk donudur taht oturan han neymiş
Şükür onun birliğine yok iken uş var eyledi
Çünkü asıldan biz yoğuz mülk-ü hunuman neymiş
Çalap veribdi bizi var dünyayı görün diye
Bu dünya hod baki değil mülke Süleyman neymiş
Sorun Taptuklu Yunus'a bu dünyadan ne anladı
Bu dünyanın kararı yok sen neymiş ben neymiş.
Gerçek, bizim hayata bakışımızın dışında kalıyor. Böylece biz, doğruyu yanlışa, gerçeği hayale, hak yolu sapkınlığa, olmamışı olmuşa, mümkünü imkânsıza katarak, en olmayacak plân ve hayallerden saadet umuyoruz. Görülüyor ki, büyük hatalar, büyük hakikatler kadar sadedir... (Said Halim Paşa - Buhranlarımız ve Son Eserleri)
Modern insanın temellük edindiği zeminin başladığı noktalar bize pek uzak değil. Buna rağmen bizi tahakküm altına alan bu sanal görüntünün düzlemi nasıl da bulanık. Anlaşılmaz noktaları ile her şeyi birbirine karıştıran insanın eşyayla, vakitle, görüntüyle olan münasebeti ne de sıradan. Bu müphem hali Said Halim Paşa'da anlamlandıramamış olacak ki "Fikrî Buhranlarımız" bölümünden şöyle belirsizce sual etmekte: "Acaba kader bizi daima bir aşırılıktan ötekine düşmeye mi mahkûm edecek?" Düşüncesi derin bu adamın söyledikleri pek de yaman! Nitekim İtalya'da herkesin gözleri önünde 6 Aralık 1921'de bir Ermeni komitacı(bir başka aşırılık!) tarafından öldürüldü.
![]() |
| Edip Cansever 60'lar... Darbeler dönemi... Artık yenilmişlik ve umutsuzluk hisleriyle... |
Üç kişi konuşuyor kendi aralarında,üç biyoloji uzmanı
Ben kendi yarattığım yolda duruyorum
Öyle hep duruyorum
Cadı ağaçları ne ölü değildirler, ne de hiç yaşamazlar
Biz bunu anladıksa artık gidelim
Ne kadar gitsek o kadar çok iyidir
Son sözü köşedeki bir öğrenci söyledi
Gören var mı, dedi, cadı ağacını
Cadı ağacını yani
Yok, değil mi
Kuru gözler kuru şeyleri hiç göremezler
Ve düş içinde yaşayanlar düş içindekileri (Edip Cansever - Cadı Ağacı II)
İnsan, “varlığın unutulmuşluğunun temel deneyimine” ilişkin bir arayıştadır. Modern dönemim o kulakları sağırlaştıran gürültüsüne karşı kendisinden çabucak uzaklaşan varlığın görüntüsünü bir defa içinde hissedebilmek için insan nasıl da yakarmakta. Varlığın amansızca yok oluşunu izlediği halde temaşasının derin olmayışından dolayı bakışı hiçe doğru ilerliyor. Yansıma görüntüler ve boş söz öbeklerinden başka elinde cılız bir "şey" ile kalakalıyor.
Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor (Edip Cansever - Bezik Oynayan Kadınlar)
Yanılmak ki görüntüyü derinleştirme kudretini de içinde bulundurur. Ama meydana belirmesi kişinin bilincindeki "aslî görüntü" yetisiyle alakalıdır. Eğer bu ilgi insanı hükmü altına alıyorsa; seyretmek fiili eylemsizleşiyor. Artık ne mevcudiyet, ne meşgale, ne de hareket bildiriyor. O anın yetersizliğinden sonra özün neliğinden bihaber amaçsızlıkla ayırma yetisinin yokluğu içinde devinip duruyor.
Derinleşemeyen kişi de en ahmak duygularıyla ulaştığı sonuçlara gerçekmişcesine bağlanarak körelmiş fikriyatıyla müptezel bir avuntu içinde yeknesaklaşır. Ama anlamın o yoğun görüntüsü ile bilfiil "doğru"nun veyahut "aslî görüntü"nün, açılma yaşadığını görür. Bu tasnif şununla tanımlanabilinir: "Tehlikenin olduğu yerde kurtaran gücün de onunla birlikte açıldığı" şuur edilir.
Dünyanın içinde, biz buradayız, dünyanın içinde. Her zaman ki(an?) uğraşlar içinde. Dünyada, dünyadan, dünyaya uymuş... Biz buradayız ve bizi oluşturan bu yapılar ve bu yapıların açımlanma olanakları öncelikle bir bütün olarak anlaşılmalıdır. Görüntünün belirtili hallerinden zamanın içinde bizi varoluşça bir erginliğe ilerletecek, bir duyuya bezeyip, dünyadanlığın o görüntüsünden ayrıştırabilir. Bu ayrımın körükleyicisi kuşkusuz kaygıdır. Varlık sorusunun amansızlığı karşısında kişi, "kendi önündeki nesnelerden" ve bir köşeye "atılmışlık"ından kaygının körüklediği o büyük ateşle görüntünün anlığını sonsuzleyin delip geçebilir. Kaygı ile "Bulunuş" ve "Anlam"ın asıl değerinin keşfi sağlanır. Kişi, görüntünün sahte aydınlığına, sanrılarının yanlışlığına verdiği tepki ile, iyi ettiren bir merhem ile; en lanetli yaraları iyileştiren, tarihin boşalmışlığını dahi önemsizleştiren, günü gerçekten aydın eden bir "açılma"ya doğru yola koyulur.
Varsın Yunus'un şu mısraları ile noktalayalım:
Bilenlere sormak gerek bu tendeki can neymiş
Can hod Hakkın kudretidir damarda ki kan neymiş
Fikir yumuş oğlanıdır endişe kaygı kanidir
Bu ah-u vah aşk donudur taht oturan han neymiş
Şükür onun birliğine yok iken uş var eyledi
Çünkü asıldan biz yoğuz mülk-ü hunuman neymiş
Çalap veribdi bizi var dünyayı görün diye
Bu dünya hod baki değil mülke Süleyman neymiş
Sorun Taptuklu Yunus'a bu dünyadan ne anladı
Bu dünyanın kararı yok sen neymiş ben neymiş.
...

Hayat Mecmuası
Amerikan "Life" dergisinin yarattığı popülist yaşam rüzgarına kapılan Türkiye, nitekim onlar gibi magazin detaylı bir dergi oluşturmuştu. 6 Nisan 1956'da İstanbul'da yayınına başlamıştı Hayat Mecmuası. Derginin asıl sahibi Yapı Kredi Bankasıydı. Asıl sorumlusu ise sohbet yazılarından ve radyo sohbetlerinden tanıdığımız Şevket Rado olmuştur.
56 sonu kağıt yokluğundan basına ara veren dergi daha sonra yayına yeniden başladı. İkinci döneminde farkını belli ettirdi Hayat; capcanlı, rengarenk ve kaliteliydi.Üstelik renkli resimlere sahipti.(Kağıdı ithal ve baskısı tifdruktu.) Oldukça başarılı oldu ve bu başarı yeni gelecek dergilerin habercisi oldu.
60'lı ve 70'li yılların ürünü olan Hayat Mecmuası, o dönemde her zaman tirajı en yüksek dergi olmuştur. Kapaklarıyla ve derginin ortasında tam sayfa renkli resimler ile insanların beğenisini kazanmıştır. Orta sayfadaki resimler bazen klasik bir tablo, bazen cami fotoğrafları, bazende tarihe nam salmış şahsiyetler(Türk büyükleri) olurdu. Bayram öncesi orta sayfada verilen hac fotoğrafı derginin o haftalık tirajını ikiye hatta üçe katlardı. Bu şekilde dergi ününe ün katardı.
Moda sayfaları, magazin haberleri, fal köşesi, satranç köşesi, pratik bilgiler, İstanbul manzaraları derken dergi kendini tekrarlayıp durdu. Artık olan haberleri iki-üç hafta sonra yayınlar olmuştu. Buna rağmen döneminin en kalitelisi o olduğundan hiç bir şikayet yoktu. Yani fotoğrafların, röportajların, seyahat yazılarının, güncel haberlerin geç olmasının hiç bir önemi yoktu. O vakitler Hayat, farklı mecmualar çıkararak kalitesinden ödün vermemeye çalışıyordu: Hayat Ansiklopedisi, Hayat Tarih Mecmuası, Hayat Hayvanlar Ansiklopedisi, Ses, Ayna, Hayat Spor, Resimli Roman derken Hayat yayın grubu büyümüş ve halkın parçası haline gelmeye başlamıştı. Tüm bu dergilere rağmen Hayat Mecmuası dev bir magazin dergisi haline gelmişti ve bizler dünya magazinini buradan öğrenmeye başladık. Monako Prensi III. Rainer ve ünlü aktris Grace Kelly evleniyor biz Hayat'tan okuyorduk: Tonlarca şampanya ve binlerce ıstakoz tüketiliyor, şaşalı bir düğün oluyordu.
Yine o dönemde Hayat'tan öğrendiğimiz İran şahı ve güzel karısı Süreyya'nın hayatı. Evleniyorlardı biz okuyorduk mecmuadan, Şah'ın eşi Süreyya'nın İsviçre'de kayak yaparken ki fotoğraflarına bakıyorduk, Şah Rıza Pehlevi karısı Süreyya ile boşanıp Farah Diba ile evlenince kızıyorduk Şah'a. Kısacası Şah'ı ve ailesini artık yakından tanır olmuştuk.
Magazin dışında yazılan bazı yazılar ise Hikmet Feridun Es ve Şevket Rado'nun, dünyanın çeşitli ülkelerine yaptıkları gezilerden edindikleri izlenimleri, bu ülkelerin coğrafyaları, tarihleri ve kültürleri hakkındaki bilgilerle harmanladıkları belgesel niteliğinde makalelerdi. Ayrıca, bu alanda Ümitvar Kardeşler’in, bizzat gözlemledikleri ve bir süre aralarında bulundukları Amazon yerlilerini anlattıkları “Kafatası Avcıları” başlıklı yazı dizisi de dikkat çekicidir. Halikarnas Balıkçısı’nın kısa yazılarına da rastlanan dergide, Çağatay Uluçay, Naşit Hakkı Uluğ, Mithat Sertoğlu ve Yılmaz Öztuna, Osmanlı tarihinin dönemleri, Milli Mücadele dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yılları hakkında, çoğunlukla popüler tarih olarak değerlendirilebilecek makaleler yazdı.
Sonunda dergi işlevini kaybetti ve 78'de grev başlayınca kapandı. Bir dönem Hayat Mecmuasıyla geçti ve hala bir kahvehanenin duvarında o dergiden bir resim asılı...
arşivden: hayat mecmuası 1. sayı(1960)
Bir Zamanlar Türkiye
Modern çağ! Ne kadar da popülist kelimeler. Modern zaman, modern kültür, modern insan... Bu lanetlenmiş yüzyılda doğanlar, tüm olası kavramların içinde zor nefes almaya başlıyor.Türlü türlü şokların aynı zaman diliminde yaşanması ne acı. Sanırım teşhisi zor nefes almaktan bulaşıcı bir hastalık tanısına doğru ilerletiyoruz. İlerlettikçe "yabancı" oluyoruz. Gökyüzüne yabancı, insanlara yabancı, toprağa yabancı... Bundan da kötüsü kendimize yabancı oluyoruz. Korkularımız bizi ele geçiriyor; ihanet ediyoruz her şeye. Topluca kültür soykırımına uğruyoruz, her seans biraz daha ölüyoruz.
Oysa bir zamanlar nasılda mutluyduk. Ne zaman ki başkalarının acılarıyla yaşamayı öğrenmeyi unuttuk işte o zaman popüler cahilliğin ürünü olduk.
Bir zamanlarımızı geri istiyoruz. Bir zamanlar, kaybolan yıllar: Biz eski dünyanın insanları artık her akşam topluca oturup beyaz camdan nefes alıyoruz. Yine de eski adetlerini terk etmezdi kadim dünyanın insanı: dedelerimiz. Akışı kendi seyrinde devam ettirirdi. Oysa varolma çabasında olan evlatları, o istiğrâk hâline bir türlü alışamadı. Tahta bavulları ve genç bedenleriyle: İlk hedef Almanya!
Bununla sınırlanmadı çöküş. Zira her an çöküş anıydı. Ebedî yurt hastaydı. Hiçbir pragmatiklik sağlamıyordu. Münhasırdı. Oysa muasır medeniyet burası değildi. Olamazdı...
Hülasa, yaşam burada bu denli acınasıyken onları hangi güç durdurabilirdi. Avrupa'nın parasına mahsuben onların gençlikleri gerekliydi.
Hayatımızdan o kadar çok şey geçti ki, her şeye o kadar hazırlıksız yakalandık ki: Bir sabah hamam böceğine dönüşmüş olarak uyanırsak şaşırmanın artık bizim için de bir manası yok...
Evkat bir bir geçti. Yığınlar olduk. Esasen, eğer son sözümüzü hâlâ söylemediysek onu dipdiri bir şekilde bağırmak. Tüm vakitlere.
Bir şekilde kendimizi bağırmak. Unuttuğumuz varlığımızı... Aklın sığlığında olmamalı bu ses. Kendiliğinden ve kendi olarak. Gerçeğin muntazaman iyilikten doğduğunu bilerek.
Bu yeni dünyada belki bize yer yok! Ve bundan sonra bizde ihtiyarız, bizde postmodernistiz











